SARI PAPATYALAR

IMG_20140404_125504Çiçeklerin açmasıyla doğa yeniden uyandı, bana önce yorgunlukla geldi. Kışın mahmurluğundan sıyrılmak biraz zor oldu. Ama topraktaki uyanış, kuşların cıvıltısıyla birleşince içimi sevinç doldurdu.
Kış çocuğu olmama rağmen karla, soğukla hiç barışamadım. Aydınlığı seviyorum ben, önümü görebilmeyi upuzun, sonsuzca. Kış bana belirsizlik gibi umutsuzluk aşılar. Oysa papatyaların açmasıyla birlikte miskinlikten sıyrılıp ne güzel görünür her şey gözüme.
Birkaç yıl öncesine kadar mahallemizde bu kadar inşaat, bu kadar bina yokken, eşimle yürüyüşe çıkar, baharda boş arazilerde açan sarı papatyalardan toplardık. Şimdi o boşluklarda biçimsiz beton yığınları var insanların apartman dedikleri, sevimsiz, bahçesiz. Balkonlara saksı bile koymaya üşenen insanlar yaşıyor içlerinde.
Geçen gün ekmek almaya giderken o sevimsiz betonlara direnen boş bir araziyle karşılaştım gelişi güzel çiçeklerin açtığı. Kıyamasam da bir kaç dal topladım hatıra olsun diye. Kaç gündür evimi süslüyor sarı papatyalar.
İnsanoğlu zarar vermediği sürece doğa bize cömert davranır.2014-04-06 17.40.372014-03-24 06.38.30

Reklamlar

DOĞUDAN UZAKTA (Societatis Legere okuma grubunun 2. kitabı)

Okuma grubumuzun şubat ayı kitabı Amin Maalouf ‘un son kitabı Doğudan Uzakta idi. Çok keyifli ve sürükleyici bir kitap seçtiği için Cemal Tepe’ye teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum.

amin-maalouf-quotes-5Biraz yazarımız Amin Maalouf’u tanıyalım. 1949‘da BeyrutLübnan‘da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan’da iç savaşın çıktığı 1975‘te Paris‘e göç etti ve halen Paris’te yaşamaktadır. Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar ile tanındı. 1986‘da yayımlanan ve aynı yıl Fransız – Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo bugün bir “klasik” olarak kabul edilmektedir.Maalouf’un 1988‘de yayımlanan ikinci romanı Semerkantda coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi.  1993‘te yayımlanan romanı Tanios Kayası  ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü‘nü kazandı.Ayrıca 2002‘de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho’nun bestelediği Uzaktan Aşk Maalouf’un ilk librettosudur. Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Birçok kitabında OsmanlıTürkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır.

Ben Amin Maalouf’u üniversitedeyken bir arkadaşım aracılığıyla, Doğunun Limanları adlı kitabıyla tanımış ve hayranı olmuştum. Birçok arkadaşım da o yıllarda bütün kitaplarını okumuş, bana da okutturmuştu. Bu vesile ile elimde tutup,içime işleyen kitapları şunlardır:

Afrikalı Leo,SemerkantTanios Kayası , Ölümcül Kimlikler, Yüzüncü Ad, Işık BahçeleriBeatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl.

indirOkuma grubumuz sayesinde özlediğim yazarımızla tekrar buluşmuş oldum. Yapı Kredi Yayınları ve Ali Berkay çevirisi ile okuduğumuz kitabın puntoları öyle büyüktü ki, büyüteç takıp okumuş gibi hissettim kendimi. Sanırım son zamanlarda okuduğum kitapların yazıları hep pire gibiydi.Hikaye beni çocukluğuma götürdü,eski, geçmiş dostlarımı özlemle yad ederek okudum. Bizim de lisedeyken bir grubumuz vardı, dünyayı kurtaracak planlar yapmadık o yıllar ama onların Medeni Hukuk Lokantası varsa bizim de Şelale kafemiz vardı büyüdüğümüz şekillendiğimiz.

Mezopotamya’da medeniyetler oluşmaya başladığından beri savaşlar hiç bitmemiş, buna din, para, petrol gibi bahaneler üretilmiştir. Bu karışıklıklardan roman kahramanlarımız da nasibini almış, hepsi hayatlarının en güzel çağında dünyanın bir köşesine savrulmuş, kalanlar da bütün sorumluluğu sırtlarında taşımış, gidenleri suçlamıştır. Olayın Lübnan’da geçtiğine dair hiç bir not yok, sadece Cebel şehrinden bahsedilmiş. Ama yazarın Lübnanlı olduğunu bilen herkes sanırım kendi hayatından bahsettiğini anlamıştır.  Kitabın gerçek ismi Les Desarientes , Türkçe karşılığı kafası karışmış veya yolunu kaybetmiş.Beni en çok etkileyen şeylerden biri, aradan geçen 30 yıla rağmen arkadaş gruplarıyla bağlantıyı hiç kesmemeleri, sürekli mektuplaşmalarıdır. Bu arkadaş grubunda kimler vardı: Adam (ana karakterimiz), Murad, Tania, Bilal, Albert, Naim, Semiramis, Ramzi, Ramiz. İsimlerden de anlaşılacağı gibi, içlerinde Hristiyan, Müslüman ve Yahudi var.Sanki insanlar kendilerini teşhir için dine göre isim koyuyorlar,bu da bir bölücülük değil midir? Zaten Adam da neden kendisine bu ismi verdiği için hayattayken babasına soramadığından hayıflanıyor. Yirmili yaşlardaki romantik arkadaşların kurdukları Bizans grubunun ana öğesi din değildi, aynı coğrafyada büyümek yeterdi onlar için.

Adam Paris’te yaşayan bir Antik Çağ Tarihçi’si.Bir telefon geliyor ve hayatın akışı değişiyor Adam için, geçmişe olan özlem pekişiyor, korkuların önü kesiliyor. Ölüm döşeğindeki Murad eğer Adam’ı aramasaydı hayatı değişir miydi Adam’ın? Sanırım Adam bunu hiç sorgulamıyor.  İlk uçakla Lübnan’a gidiyor ama yetişemiyor arkadaşının son saniyelerine. Aslında Adam kendi ülkesine dönerken, kendi içine dönüyor. Belki hep bir kıvılcım beklemişti dönüş için, Murad’ın ölümü bu ateşi tutuşturuyor. Gençlik yıllarındaki arkadaşlarının da hayatlarında hep çalkantılı zamanlar olmuş. Göçler, ölümler, yalnızlıklar. Buna rağmen hepsi şanslı kesimden, iyi eğitim almış, üst sınıf ailelere mensuplar özel olarak seçilmiş gibi.

Adam ülkesine dönünce geçmiş arkadaşlarıyla buluşmak için planlar yapıyor, hepsini buluyor. Eski mektupları okuyarak, geçmişe yolculuklar yapıyor. Tabi arada fireler var. İç savaşta ölen Bilal’in yerine  kardeşi Nidal’i düşünüyor. Bilal yazar olmak istiyor ve sırf yazdıklarında Hemingway romanları gibi okuyucuya gerçekçi olmasını hissettirmek için katıldığı ilk çatışmada ölüyor. Yazık oluyor. Nidal ile bir esnaf lokantasında buluşuyor, Nidal kendisini İslam’a adamış bir fedai. Ancak öyle güzel konulara değinip, öyle güzel tartışıyorlar ki hiç sinirlenmeden, sakince, kırıcı olmadan, empati kurarak. Belki Nidal’in gizlice Adam’ın konferanslarına gidip, onunla buluşmak için kendisini hazırlamasıdır bu kadar etkin bir tartışma olmasını sağlayan. Nidal Adam’a kızgın, çünkü Adam’a göre ‘iki tarafta da kusurlu’.

Okuma grubumuzun üstünde durduğu bir konudan bahsetmeden geçemeyeceğim. Aslında kitapta çok yer kaplamamış, üstün körü geçilmiş bir şey olmasına rağmen, Semiramis’in Adam’la kaçamak yapmak için Adam’ın eşi Dolores’ten izin istemesi. Bu bize biraz yavan geldi. Ne amaçla buna değindiği üstünde vaktimiz olsa inanıyorum ki daha çok konuşurduk. Belki de gençlik yıllarından kalan bir uhdeydi. Ama gizli olsaydı belki daha heyecan katardı kitaba.

En renkli kişiliğimiz bence Albert’ti. Çocukluğunda yalnızlığa terk ediliş, bunun üstüne söylenen yalanlar ve en son her şeyden vazgeçerek hayatına son verme isteği , kaldı ki ölmeden önce arkadaşlarına kendi ölüm ilanını yazması belki de kurtuluşu için hala bir umudu olduğunun kanıtıydı.

Ramiz ile Adam’ın petrol ile ilgili konuşmaları bence üstünde durulması gereken bir gözlem.

‘Petrol Arap dünyası açısından bir lanet oldu. Petrol parası her yerde iç savaşlara, kanlı sarsıntılara yol açtı, kaprisli ve megaloman yöneticilerin önce çıkmasını kolaylaştırdı. Çünkü insanlar bir günde büyük paralara sahip oldular ve bunun için hiç çalışmak zorunda kalmadılar. Sonuçta, bir tembellik kültürü yaygınlaştı. Eğer senin yerine yorulacak birine para ödeme gücün varsa niye kendin yorulasın ki?

Ama ben en çok Ramzi için üzüldüm. Yaptığı her şeyin hayatını mahvettiğine ve her şeyin faydasız ve boş olduğuna inanan bir insanın kendini bu dünyadan soyutlaması normal değil mi? Tania ya göre de çekip gidenler en kurnaz olanlardı. Bu yorum aklıma pek alakasız olsa da Murattan Mungan’ın  Terkeden şiiri getirdi.

Sonuna kadar umutlarımı yeşerten bir kitaptı. Ancak sonu yarım kalmış hissi uyandırıyor. Sanki sonunu da siz tamamlayın, ben artık yoruldum der gibi. Bu kitap üzerine konuşacak, yazılacak aslında daha öyle çok var ki, düşündükçe aklımın derinliklerinden mırıltılar duyuyorum.

Lübnan meselesiyle ilgili İncendies adlı film kitabı okurken sürekli bana çağrışımlar yaptı. Yanlış zamanda doğduğumuzu düşünmüyor musunuz?

sagalassos

ÇocukluğIMG_4218umdan beri en büyük hayalimdi arkeolog olmak. Maalesef bu isteğimi gerçekleştiremedim. Ancak hayal olarak aklımın bir köşesinde kalmasını istemedim. O yüzden de her fırsatta antik kent gezisi yapıyor, bir nebze de olsa ruhumu besliyorum.

2008 yılında puslu bir Aralık sabahı dört arkadaş düştük yollara. Rotamız Sagalassos. Antalya’dan 110 km sonra

Burdur’a 33 km kala sağda Ağlasun ilçesi var. Ağlasun ilçesi yemyeşil meyve bahçeleriyle dolu. Ağlasun adının nereden geldiğini düşünmüştük. Sagalassos isminden çağrışım olabilir diye fikir üretmiştik. Bu konu hakkında Ağlasun Belediyesinin sitesinde çok güzel açıklamalara yer verilmiş. Paylaşmakta fayda var. 

İlçemizin adının nereden geldiğine dair iki rivayet vardır. Birinci rivayete göre,Sagalassos Şehri yıkıldıktan sonra bu bölgeye güneyden gelen Yörük aşiretleri kasabanın bulunduğu yere aralıklı olarak oba oba yerleşmişler aradan yıllar geçtikçe,insanlar çoğaldıkça yeni evler kurarak geniş bir sahayı kaplayarak bir yerleşim birimi oluşturmuşlar ve adını Sagalassos’dan esinlenerek Ağlasus-Ala su ve sonunda da Ağlasun denmiştir.

İkinci rivayete göre ise; Büyük İskender Sagalassos Şehrini almak için şehre üç,dört kez saldırmış fakat kenti bir türlü hakimiyeti altına alamamıştır. Fakat son saldırısını bugün yıkıntıları bulunan Hamamın yan tarafında bulunan(alttaki resim) tepeden yaparak kanlı çatışmalar sonucunda şehri ele geçirmiştir.

Bu tepenin adı daha sonra İskender Tepesi olarak kalmıştır. Büyük İskender’in bu seferini Annesi sürekli olarak izlemekte ve bilgi almaktadır. Büyük İskender’in Annesi bu bölgeden gelen habercilere”İskender Sagalassos’u aldı mı?”diye sorar. Onlarda “Büyük Komutanımız İskender Sagalassos’u aldı. Fakat savaş sırasında en sevdiği cesur komutanlarını kaybettiğinden ağlamaktadır”derler. Bunun üzerine annesi “Oğlum Sagalassos’u aldıysa bırakın ağlarsa ağlasın “der. Bunun üzerine İlçemizin ismi Ağlarsın-Ağlasın-Ağlasun şeklinde kaldığı söylenir.

Yolda bolca keçi, teke görmeniz mümkün. Eee malum, Teke Yöresindeyiz. Yanlış hatırlamıyorsam Teke diye bir köyün içinden de geçmiştik. Sagalassos için araçla yaklaşık yarım saat tırmanmanız gerekiyor. Biz giderken sisliydi. Bu da dikkat gerektiriyor. Ancak tepede Aralık ayı olmasına rağmen gün ışınları bizi çok terletmişti. Yanınızda tişört olmasında fayda var. Gezimiz yaklaşık 3 saat sürdü. Yanınıza bizim yaptığımız gibi meyve alırsanız atıştırmalık olarak iyi olur. Kış ayları olduğu için kazıya ara verilmiş, bazı yerler örtülmüş, giriş yasaktı. Muhtemelen aradan geçen 6 yılda epey bir değişikliğe uğramıştır.

21

Dönüşte İnsuyu Mağarasına uğradık. Onunla ilgili başka bir yazı yazmak gerekli. Biz Bucak’ı çıkarken arkadaşın hızlı araba kullanması yüzünden radara girdik. Bunu da dipnot olarak belirtmek istedim.sagalassos

Biraz da Sagalassos Antik kentinin tarihi hakkında okuyalım.

Şehir,Romanın en iyi imparatorlarından beşincisi olan İmparator Hadrian (M.S. 2. yy.)döneminde ekonomik siyasi ve sosyal anlamda en iyi dönemini yaşamıştır. Şehrin şehir plancılığı açısından sekillenme yöntemi ile imarı ve 1000 yıllık seramik üretim merkezi olma özelliği 2009 yılında UNESCO Dünya Mirası geçici listesine girmesini sağlamıştır.1989’dan yılında başlayan 1990 senesinde bu yana Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında yürütülen, kazılarda pek çok yapı ve eser ortaya çıkarılmıştır. 2007 ve 2008 yılarındaki kazılarda ortaya çıkan ve 5 metre civarında boyu olabileceği tahmin edilen İmparator Marcus Aurelius ve İmparator Hadrian’a ait heykeller, gören insanları büyülemeye yetmektedir. Burdur Arkeoloji müzesinde turistlerin ilgisine sunulmuştur. Sagalassos, küçük Asya’da belki de günümüze terk edildiği günden günümüze zarar görmeden en iyi koruna gelmiş antik yerleşimlerden biridir.Sagalassos antik kentinin yazılı kaynaklardan bilinen tarihi, Büyük İskender’in M.Ö. 333 yılındaki fethi ile başlar. İskender’in ölümünün ardından kent, kısa bir süre seleflerinin idaresinde kalır. M.Ö. 281 itibariyle, Seleukoslar’ın kontrolü altına girer. M.Ö. 188-133 yılları arasında Attaloslar’ın Bergama Krallığı’nın parçası olur. M.Ö. 129’dan itibaren çeşitli Roma eyaletleri içine dâhil edilen Sagalassos, son olarak M.Ö 39’da Roma’nın Galatya eyaletinin en önemli kenti olur. M.S. 5.–7.yy’larda, ardı ardına gelen depremler ve özellikle Arap saldırıları ile bölgenin nüfus yitirmesine paralel olarak Sagalassos terk edilme sürecine girer.

Bulutların arasındaki Termessos’un kardeş şehrini tekrar görmeyi çok isterim.

eski günlerimiz

http://www.izlesene.com/video/ezginin-gunlugu-eski-gunlerimiz/1933933

Bazen sebepsiz yere ağlarsın hani, izlediğin bir film, dinlediğin bir şarkı, gördüğün bir obje, duyduğun bir koku, algıladığın bir ses, sana eskileri hatırlatır. Ben çocukluğumu çok özledim. Bu şarkı da beni çocukluğuma götürüyor.
Bu şarkılar, filmler, kitaplar olmasa içimdeki hüznü nasıl dökerdim kim bilir? Hıçkıra hıçkıra ağlarken çocukluğum hiç çıkmıyor aklımdan.

kazı

İnsanı en çok kanatan aşk, bazen en çok motivasyon ve hayat verendir. Eski fotoğraflara baktım, sevdiğimi bir kez daha bağrıma bastım. Ne güzel günler yaşatmış bana. Uzun zamandır günlüğüme bir şey yazmıyordum. Belki uzun zamandır yalnız kalamadığım ya da şiir okuyamadığımdan.

Nilüfer bir yazı göndermişti bana Seferihisar’daki bir etkinlikten bahseden. Yazar Mario Levi’nin de yazıda dokunuşları var. Diyor ki, yazmak için kendinize mutlaka bir saat ayırın ve kendinizi doyurun. Bu doyurmak sadece yazmakla olmaz. Yalnız, sokaklarda avare avare dolaşıp, kitap okuyup veya müzik dinleyerek veya şiir okuyarak olabilirmiş. Bunlar yazının besini anladığım kadarıyla.

içinden VOSVOS geçen bir hayat

içinden VOSVOS geçen bir hayat

Benim hiç Vosvos’um olmadı. Ama bu sevdam ne zaman başladı? Hafızamı yokladığımda ilkokul yıllarına gidiyorum. Bir öğretmenimiz vardı. Adı Kürşat’tı, soyadını hatırlayamıyorum. Turuncu bir kaplumbağası vardı, ayrıca kendisi de çok renkli bir kişilikti. Daha sonra ne vakit bir vosvoslu görsem, hep ona benzettim. Üniversite’deyken de Anadolu Uygarlıkları öğretmenimiz, idolüm Selçuk Gür’ün de beyaz bir Vosvosu vardı. Kulakları çınlasın, onunla birçok antik kent gezisi yaptık. Çok şey öğrendim, enerji dolu bir insandı, çok keyifli sohbetlerimiz oldu. O yıllarda kardeşimle bir günde kaç  Vosvos gördüğümüzü sayardık, uğur getirdiğine inanırdık. Arkadaşlarım Öznur ve Sunay da Vosvos sevenlerden:))
Sonra Vosvos resimleri biriktirmeye başladım, oyuncaklar edindim. Ve en son Cem Çobanlı’nın Bir Kaplumbağa Yolculuğu kitabıyla tanıştım. 1931 yılından 2003 de son Vosvos üretimine kadar bilmek isteyeceğiniz her şeyi bulabileceğiniz bir çalışma, benim başucu kitabım oldu.

Kitabı açınca ilk karşınıza çıkan cümle şu:

11 Temmuz 1978 sabahı Ankara’da
faşit bir saldırı sonucunda
Vosvosunun içinde öldürülen
Doç. Bedrettin Cömert‘in anısına…

Ve kitabımız Cem Çobanlı’nın 20 yıllık araştırmasına istinaden uzun ve anlamlı bir önsözle devam ediyor.  Ardından bir çok resim, hikayeler, Vosvosun savaştaki rolü, yıl yıl vosvos üretim günlüğü, vosvosla büyüyenler, vosvos dernekleri, oyuncakları sırasıyla işlenmiş. 137. sayfadan bir alıntı yapmak istiyorum:

Vosvos, dünyanın en önemli simgelerinden biridir. Hani zeytin dalı, defne yaprağı veya güvercin dünyanın birer barış ve sevgi simgeleri olarak doğal varlıklar kabul edilmişse, metalden yapılmış olan ama ruh olarak sevgi, dostluk ve barışı benimsemiş Vosvos da tüm dünyanın kültür ve barış simgesi olarak bundan sonraki yıllarda da varlığını sürdürecek. O küçük ama ruhu evrenlerini kaplayacak kadar büyük sevgiyle dolu.

Kitabın arka kapağında özet olarak şöyle yazıyor: “alt tarafı dört tekerlekten oluşan ve bir böceğe ya da kaplumbağaya benzetilen mekanik bir nesnenin bir efsaneye dönüşen öyküsü… içinde savaşların, katliamların, büyük acıların, büyük buluşların, büyük mutlulukların, umutların ve aşkların yer aldığı, çok uzun yılların, neredeyse koskoca bir yüzyılın öyküsü…”

http://www.sabah.com.tr/Ekler/Cumartesi/Yazarlar/durbas/2004/02/14/Bir_kaplumbaga_yolculugu . Bu yazıyla Sn. Refik Durbaş benim dilim olmuş.