DRİNA KÖPRÜSÜ (OKUMA GRUBUMUZUN 5.KİTABI)

DIGITAL CAMERAOsmanlılar der ki; üç şey saklanmaz: Aşk, öksürük ve fakirlik. S: 273

Daha önce hiçbir yere gitmek istememiştim Drina’ya gitmek istediğim kadar. Belki Balkanlardan göç eden dedelerimin oraları görememesi etkendir. Onlar hep ata toprağı özlemi ile yaşadılar. Belki ben bir gün Makedonya’ya ayak basarak onların ruhlarını mutlu ederim.

Sürekli çocukluğuma gittim kitabı okurken. Mübadele döneminde Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan ailemin anlattıklarıyla, hep hayalimde kurduğum Balkanlar bu kitap sayesinde pekişti. Bizim köye benzettim oraları.  Bursa’nın Orhangazi ilçesine bağlı Keramet Köyü, Boşnak, Arnavut, Yörük, Muhacir mahalleleri… Ama Müslümanlıktan dolayı kız alıp vermeler doğal karşılandığı güzel bir mozaik olmuş bizim köy. Anne tarafım Arnavut, baba tarafım Selanik göçmeni. Annemin babasına büyükbaba derdik, büyükbabamın erkek kardeşine de Aco. Acom beni görünce Arnavut musun? Muhacir mi? Diye sorardı. Arnavut’um deyince paralar inerdi cebe. Çocuk aklımla para tatlı gelirdi, sormazdım Arnavut ne Muhacir ne demek. Keşke anlatmaları için sormaya daha çok vaktim olsaydı…

ALTI ÇİZİLESİ CÜMLELER

Mevsimler gelir, geçer, kuşaklar birbirini kovalar, ama yapılar değişmezdi. Zamanın yapamayacağını, önceden görülmeyen uzak olayların beklenmedik kargaşalıkları yaptı. S:77

Dünyada insanların görevi, her çeşit yıkımlarla savaşmak olduğuna kendini inandırmıştı. Bundan umudu olmasa bile yine savaşmak gerekirdi. (Davut Hoca Mütevelli- Kervansarayın bakımını üstüne alan kişi) S:78

Birlikte geçirilen bir felaket kadar insanları birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur. S:81

Hayat anlaşılmaz bir mucizedir, boyuna harcanır, erir, buna rağmen yine dayanır, sürüp gider. Tıpkı Drina’nın üstündeki köprü gibi. S:88

Üstün bir düşman yaklaşırken ve büyük yenilgilerin arifesinde iken, kardeş kardeşe düşman olur. Anlaşmazlıklar ortaya çıkar. S:127

Sözün kısası Müslümanlar Nemselilerden (Almanya veya Avusturya ahalisinden olan) , Sırplar Müslümanlarla Nemselilerden, Museviler ise hepsinden ve herkesten korkuyordu. Çünkü hele savaş anlarında herkes onlardan güçlüydü. Eğer insan sadece kendi korkusunu dinleseydi, kimse o gün burnunu bile kapıdan uzatamazdı. Ama insanoğlunun kendisinden başka efendileri de vardı. S:133

Çeşitli tapınaklarla çeşitli dinlerin henüz dünyayı ayırmadığı… S:135

Eskiden onarılır, yıkılmaya yüz tutan desteklenir, ama böyle hiçbir ihtiyaç olmadan her şey alt üst edilmezdi. S:149

Eğer gittiğin bir cehennemse daha ağır gitmek daha hayırlı olur. Eğer Avusturyalıların bu makineyi senin gideceğin yere çabuk gitmen ve işini daha çabuk görmen için icat ettiğinine inanıyorsan aptalın birisin. Sen yalnız bir yerden öbür yere gittiğini görüyorsun. Ama makinenin seninle birlikte, senin gibilerden başka neler getirip götürdüğünü hiç sormuyorsun!.. Trenle yolculuk et dostum. İstediğin kadar et.. İnşallah bir gün seni büyük bir hayal kırıklığına uğratmaz! Bir gün gelecek Avusturyalılar seni, trenleriyle istemediğin ve gitmeyi hiç düşünmediğin yerlere de sürükleyecekler.S:232

Müslüman terbiyesi ile Viyana sadeliğinin iki su damlası gibi birbirine karışmasından gelen bir görüştü S:244

Çocukluk anıları daima onda tedirginlik ve hüzün yaratırdı. S:282

İnsan zaafının bu en acıklı, en feci yanı, şüphesiz ilerisini görmek yeteneğinden yoksun oluşudur.  Allah vergisi bilgi, sanat ve istidatla taban tabana çelişen bir kabiliyetsizlik.  S:293

Sanatoryum denen yeri, güzel ve günahkar kadınların gayri meşru aşklarının kefaretini ödemek için kapandıkları esrarlı, hazin bir yer olarak hayal ediyorlardı. S:299

Üstünden binlerce defa dönüp bakmadan geçtiği bu köprü, şimdi, bütün ağırlığıyla omuzlarına çökmüştü. Tıpkı uğursuz ve anlatılmaz bir sır gibi, bir çeşit uykuda… uyanışı olmayan bir uykudaymış gibi. S:339

İLGİNÇ BULDUĞUM KISIMLAR

S:17 Stoya ve Ostoya efsanesi (sırpça dur ve kal demek) Sulardan bir ses yükselerek Mimar Rade’ye Stoya ve Ostaya adlı biri kız biri erkek iki kardeş bulup ortadaki sütunların içinde öldürmesini öğütlemiş. Bosnada bu çocukları aramışlar ve bir köyde bulmuşlar sonunda. Masal çocukları suların için gömmüşler diye devam eder… Yalnız mimar onlara acıdığından annelerin gelip onları emzirebilmesi için sütunların arasında geniş boşluklar bırakmış.

Köprünün yapılışını sabote etmeye çalışan Radisav’ın kazığa oturtulma sahnesi en ince ayrıntısına kadar anlatılıyor. Eğer seymenbaşı adamı yakalayamasaydı kazığa oturan kendisi olacaktı.

Zalim Abid Ağadan sonra yerine gelen Arif Bey’e halk ‘mumya’ adını takıyor.

1571 de köprü tamamlanıyor. Şair Baki köprü için şiir yazıyor. S:73

Karakol kurulduktan sonra gün geçmiyor ki isyanlar olmasın. Karakolda isyancılar öldürülüyor ve sahibi olmayanlar nehre atılıyor.

S:98 isyancıların kesik başı karakolu süslüyor ve karakol süsünden hiç yoksun kalmıyor. Cellat Hayrettin normalde şişman uyuşuk ama iş başındayken çevik, eli hafif, acısız.Çocukları korkutmak için, şeftali çalan çocuklara ‘Hay seni Hayrettin alsın İnşaallah’ diyorlar S:98

Soğan ve alkolün koleraya iyi geldiği düşünülüyor ve köprüdeki nöbetçiler bu haklarından fazlasıyla faydalanıyorlar.

Her bölüm sonunda çok dokunaklı cümlelerle hayatın geçip gittiği ama Drina köprüsünün hala sapa sağlam yerinde olduğundan bahsediliyor.

Drina’ya atlayan güzeller güzeli Fato’ya yazık oldu.

Kitapta erikten çok bahsedilmesini ben farketmesem de Sn. Nusret Yakışıklı’nın gözünden kaçmamış.Bunu da erik rakısına bağlıyor. Birçok yerde içtikleri rakıyı bizim rakı gibi düşünmüştüm, yanılmışım.

2035189-Travel_Picture-VisegradKapiya köprünün ortasındaki basamaklı alanda birçok olay geçiyor.

S:149 da yaşlıların yeniliklere neden karşı çıktıkları, nasıl alışamadıkları son derece anlamlı aslında.

S:180-190 Osmanlı yönetiminden bıkmışlar. Avusturyalılar özgürlük geliyor, yavaş yavaş benliklerini kazanıyor, sindire sindire eski alışkanlıklardan geçiliyor. Sonra ulus, milliyetçilik akımı başlıyor.

 

S:292 Osmanlının balkanlardan çekilişi Sırp çocukları Avusturya’da okuyup milliyetçilik, sosyalizm öğrenirken Türkler hala Drina’ya bakıp geçmişi anıyordu.

Bu kadar kısa kitaba bunca hikaye sığmış. Hepsinden ayrı ayrı kitap yazılabilecek yoğunlukta hikayeler. Ama bazen her hayat başka hayat içinden geçiyor ve bu kafa karışıklığına yol açabiliyor.

Köprü yıkılır, onca felaketten kurtulan köprü 1. Dünya Savaşında yıkılır. Geriye saçma bir düşmanlık kalır.

Restorasyon Biyediç Üniversitesi ve Türkiye tarafından (TİKA- Türk İşbirliği Ve Koordinasyon Başkanlığı) gerçekleştirilmiş.

 

KİŞİLER

Lotika- otelci kadın

Fedun- intihar eden asker

Milan kumarda kaybeden ( Milan Glasinçanin bütün servetini kumarda kaybeden, işgalden sonra akıl hastanesinde ölen, torunu sosyalist gençler grubunda.)

Avdaga’nın kızı Fato kendini Drinaya atan

Ali Hoca Kapiyada kulağında asılan. (Ali Hoca direnişe karşı çıktığı için, Vişegrad’dan çekilirlerken direnişçilerin reisi tarafından Avusturya’lıları karşılasın diye Kapiya’da kulağından eski karakoldan kalan bir kazığa çivilenir. Artık Avusturya hakimiyeti başlar.Daha sonra Sırbistan bağımsızlığını kazanır. 1914 yılında Saraybosna’da Avusturya-Macaristan veliahtinın bir Sırp tarafından öldürülmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olur. Avusturya’lılar Vişegrad’ı topa tuttukları bir sırada köprünün orta ayağının yanındaki ayak (şehre uzak olan) hasar görür . Daha önceleri Vişegrad’ın işgali sırasında köprünün o ayağında, bakım yapıldığı görünüşü verilerek patlayıcı madde yerleştirildiği halk arasında anlatılırmış. Köprünün tahribi o kadar güçlüdür ki ayaktan kopan büyük bir parça çarşıda Ali Hoca’nın dükkanına kadar ulaşır. Ali Hoca o gün, bu şaşkınlıkta evine ulaşmaya çalışırken yokuşta tıkanır ve ölür. Böylece Osmanlı’dan bir son iz de yok olmuştur.

Rahip Nikola, Molla İbrahim Müderris Hüseyin Efendi, Hahambaşı David Levi (Avusturyalıları karşılayan heyet )

Deli İlinka – Çocukları doğumda ölen ve üç gün sonra onları her yerde arayan kadın (stoya ostoya efsanesinin kendi çocuklarına uygulandığını düşündü.

Mile 16 yaşında sırf şarkı söyledi diye sanki elebaşıymış gibi karakolda ilk işi görülen.

Avram Goan Musevi, kapiyada altın bulan (şeytanın altını) kumarcı oldu ve ortadan kayboldu

Tekgöz Salko (Salko Salih’in sıprçalaşmış hali) Öldür kendini öldür deyip içirdiler rakıyı. Ve buzda dans geçerek geçişi yıllar sonra onu gören çocukların hafızasından silinmedi.

İtalyan Pietro – Avusturya Kraliçesi Elizabeth İtalyan bir anarşist  tarafından öldürüldü ve kendini İtalyan olduğu için suçladı.

Yahudi Pavle – çalışıp çabalayan zengin biri. Kasabaya banka geldikten sonra bile insanlar borç parayı Pavleden alıyorlardı. Savaşta her şeyini kaybedip rehin düştüğünde  boşuna çalıştım uğraştım dedi.

Kitabın Sırpça aslında 228 tane Türkçe kelime var.

S.231 trenin gelişi çok eğlenceliydi. İlk gün bedava öbür boyu pahalı diye Ali Hoca trene binenlerle dalga geçiyyordu.

Milli dansları KOLO

Köprüyü Mimar Sinan mı yapıyor? 11 gözlü köprünün hangi mimar tarafından yapıldığı kitapta geçmiyor.

Birinci Dünya Savaşına yol açan suikast ve daha birçok şey çok akıcı anlatılmış. Yakın tarihimize ışık olan bir başyapıt. Özellikle Yugoslavya’daki milliyetçilik akımına yakından tanık oluyoruz.

Birçok hikaye kahramanı tam unuttum derken başka bir hikayede karşımıza çıkıyor. Bazen şaşkınlık, bazen tebessümle okudum.Çok içten, çok samimi, sohbet ve mizah havasında yazılmış bir roman.

Andric_IvoİVO ANDRİÇ HAYATI

(d. 9 Ekim 1892 – ö. 13 Mart 1975), Nobel Edebiyat Ödül sahibi Hırvat yazar.

1892’de Travnikyakınlarında Dolac’ta doğdu. Zagreb, Viyanave Krakow’da sürdürdüğü eğitimini Graz Üniversitesi‘nde verdiği “Osmanlı Yönetimindeki Bosna-Hersek’te Kültür Yaşamı” konulu doktora tezi ile tamamladı. 1.Dünya Savaşı sırasında milliyetçi etkinliklerinden ötürü Avusturya-Macaristan yetkilileri tarafından bir süre gözaltında tutuldu. Savaşı izleyen yıllarda Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştı. Budapeşte, Madrid,Cenevre ve Berlin’de dış görevlerde bulundu.

Yazarın en büyük özelliği kitaplarindaki olayları tarafsızlıkla anlatmasıdır. En acımasız hatta insanlık dışı sayılabilecek eylemlerde dahi yazar yalnızca olayı, o sırada insanların ne düşündüklerini ve hareketlerinin sebeplerini anlatmakta; fakat herhangi bir görüş belirtmemektedir. Hümanist olan Ivo Andrić eserinde çeşitli dinlerin ve soyların kaynaştığı bu bölgede en küçük bir din ve ırk ayrımı yapmadan, anlattığı olaylarda yer alan bütün kişilere eşit bir sevgi ve ilgi göstermiştir.

Daha önce Irgat Siman Adlı kitabını okumuş, pek konsantre olamamıştım. Bu kitabın da böyle olmasından korktum açıkçası. Çünkü okuma grubumuzda bu ay benim istediğim kitap sıradaydı ve yıllardır okumak istediğim Drina Köprüsünü seçtim. Bence çok isabetli bir karardı.

Köprü ve yaşamlar üzerine yazılan roman Belgrad’da 1942-1943 de yazılıp, 1945 te yayınlanmış. (tam Avrupa kaynarken ikinci dünya savaşı sırasında. ) Sokullu Mehmet Paşa’nın Vişegrad’da yaptırdığı köprü ve çevresindeki yaşamlar üzerine yazdığı romanıdır.

İnşaatı sabote eden Radisav, kazık, su baskınları, Sırp isyanları vs. sanki köprünün dilinden anlatılmış. Romandan ziyade tarih kitabı veya sosyoloji kitabı niteliğinde değerlendirilebilir. Olaylar kronik sıraya göre değil de, masal, efsane, gelenek ve göreneklerle beraber aktarılmış. Tarafsızlık en büyük özellik. Nobeli fazlasıyla hak etmiş.

Kitabımız iletişim yayınları tarafından basılmış. Çeviri Nuriye Müstakimoğlu/ Hasan Ali Ediz tarafından yapılmış.

Trt’nin hazırlamış olduğu Drina Köprüsü Belgeseli’ni izledim. Genellikle spor üzerinden tarihi savaşı, anlatıyor. Çok ilginçtir ki 1991’den sonra kendini toplayabilen Yugoslav ülkeleri Avrupa Birliğine girmişler, sporda üstün başarılar elde etmişler. Naim Süleymanoğlu, Halil Mutlu gibi Türkiye’ye iltica eden sporcuların Türkiye’de doğduklarını düşünüyorum da acaba böyle dünya çapında ünlü olabilirler miydi? Bu Balkan sentezi bize bu yönüyle birçok şey kazandırmıştır kaybettirdiklerinin yanında.

Makedonya’yı tanımak için Erdal Özyağcıların Elveda Rumeli adlı dizisini keyifle izlemeye başladım. Bu kitap hayatımın akışını değiştirdi desem yerinde olur.

 

Reklamlar

KIRMIZI PAZARTESİ (Societatis Legere okuma kulübünün 4. kitabı)

ResimMayıs ayı kitabımız Kırmızı Pazartesi ‘ydi .Hepimizin keyifle okuduğu ve güzel bir sohbeti destekleyen bir kitaptı.  Gabriel Garcia Marquez’in Nisan ayında ölmüş olması da acı bir durumdu. Ben o hayattayken sadece Yüzyıllık  Yalnızlık kitabını okumuştum. Bizim kitabımız Can Yayınlarının 39. baskısıydı. Çeviri İnci Kut tarafından yapılmış. Akıcı, anlaşılır bir dille yazılmış.

 

Beni öldürdüler,Wene Hala…

Kitap kısa ama zor okunuyor, fazla insan, isimlerin uzun ve akılda kalmayacak şekilde değişik olması bunda en önemli etken diye düşünüyorum. İlk sayfalar çok durağan geldi. Yirmi yedi yıl önceki olayı röportaj tekniğiyle anlatması, o yöreyi, o töreyi ve insanları tanımamızı sağlıyor. Bir cinayet anlatılıyor, Marquezin çocukluğunda geçen gerçek bir cinayet. Daha ilk sayfalarda ölen de belli, öldüren de.Angela ailesinin istediği uzaklardan gelen Bayardo San Roman  ile evlendiriliyor ve evliliğin ilk gecesi bakire olmadığı nedeniyle geri gönderiliyor. Angela bekaretini bozanın Nasar olduğunu söylüyor, çünkü Nasar kasabada güçlü bir insan ve ona kimse bir şey yapamazdı.Bunun üzerine ikiz kardeşleri Pablo ve Pedro Nasarı öldürmek zorunda kalıyor.

Yalnızca bir cinayeti değil, bir halkın ortak davranış biçimini de ortaya koyuyor.Asıl sorun kimin kimi öldürdüğü değil, ancak kasabanın sessiz kalıp hiçbir şey yapmamasıydı. Sadece Nasar bilmiyor neden öldürüldüğünü. Bizim ülkemizde böyle bir durumda bedeli kadın öderdi, bazen kadınla birlikte erkek de. Santiago Nasar, bütün suçu sırtında taşıyan kahramanımız. Aslında suçlu olduğunu kanıtlayan hiçbir şey yok. Ölümü engellemeye en çok çalışan sütçü Clotilde Armenta oluyor. İkizler de cinayet işleyeceklerini herkese söylüyorlar sanki buna birileri engel olsun diye.

Kitapta cinayet ayrıntıları ile anlatılmış, özellikle otopsi sahnesi. Otopsiyi anatomi dersi alan bir rahip yapıyor. Hiçbir geçerliliği olmayan bir otopsi. Sayfa 70 de otopsi sonuçlarına göre karaciğer büyümesi sonucu  zaten öleceği söyleniyor. Oysa doktoru onu 12 yaşında iyileştirmiş.Tropikal bölgelerde yaşayanların karaciğerinin İspanyollara göre daha büyük olduğunu öğreniyoruz.

Bazı konuşmalar çok ilginçti. Nasar’ın annesi Placida Linero diyor ki; Dupduru, suda yıkanmış beyaz keten kostümü giymişti, öyle ince bir teni vardı ki, kolanın hışırtısına dayanamazdı. Sanki o gün kefen giymişti demek gibi bir algı oluştu bende. Cinayet günü hava ile ilgili de çelişkiler var. Polis yağmurlu olduğunu söylüyor, ikizlerden Pablo hava açıktı diyor. Bu da anlatıcının Nasarın suçsuzluğunu kanıtlamak için kullandığı yöntemlerden biri. Anlatıcı , Luis Enrique ,Cristo Bedoya ve Nasar Angela’nın düğününde kilisede beraberler ve herhangi bir tuhaflık görmezler. Onu yıllardır tanıyorlar , aynı okulda okumuşlar, tatillerde beraberlermiş, farklı bir şey olsa fark ederlerdi. Burada da anlatıcının taraflı yaklaşımı hakim. Ama Victoria Guzman, hizmetçileri, Nasar’ı bokun biri diye tanımlıyor, tıpkı babasının oğlu diyor. Margot’un annesi de çok ilginç bir kadın. O gün kasabaya piskopos geliyor ve herkes hazırlık yapıyor, erkenden kalkıyor, en güzel giysilerini giyiyor. Ama Margot’un annesi gitmiyor, çünkü onca horozu kestirip sadece ibik çorbası için ibiklerini alıp diğer kısımları çöpe attıran insanı görmenin anlamsız olduğunu düşünüyor.

27 yıl sonra Nasar’ın annesi Placida Linero Nasar’ın rüyasında hep ağaçlar gördüğünü söylemişti. Kahvaltıdan önce anlatılan rüyaları yorumlamakta üstüne yok ama oğlunun rüyasını kötüye yormuyor.

Angela Roman San Bayar’a düğünden sonra aşık oluyor, sürekli mektuplar gönderiyor, annesinden nefret ediyor.Adam 16 yıl sonra geri geliyor bir bavul açılmamış mektup ile.

Hikayenin nerede geçtiğini ben anlayamadım ama İspanyolca konuşulan bir yer olduğu kesin. Orada Araplara Türk diyorlarmış.

97.sayfada namus aşktır cümlesi toplumda namus kavramının güçlülüğünü ifade ediyor. 37. sayfada Angela’nın annesinin Aşk da öğrenilir kızım demesi , evliliğin baskı altında gerçekleştiğini anlatıyor.

Flora Miguel, Santiago Nasar’ın nişanlısı. Vicorioların onu öldürmeyip Angela ile evlendireceğini düşünüp öfkesinden ağlıyor.

Pedro Vicorio, bıçaklarken korkuyu aşıp öte yanda buldukları göz kamaştırıcı bir su birikintisi üzerinde yüzüyorlardı sanki, bıçak her defasında temiz çıkıyordu, diyor.

Gabriel Garcia Marquez’in İspanyol olduğunu sanıyordum, Kolombiyalıymış. Yazarın üzerinde en derin etki sağlayan eser Franz Kafka’nın Dönüşüm öyküsüymüş. Marquez en iyi romanının Kırmızı Pazartesi olduğunu söylüyor. Hiçbir romanında ipleri elinde bu romanındaki kadar tutamadığını ifade ediyor.Kim bilir anlatıcı da belki kendisiydi. Sanki ben de hikayede bir karakterdim, durdurmaya çalıştım, engellemek için uğraştım, yetişemedim. Sanırım Marquez’in amacı da buydu.

Orhan Pamuk Mısır Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Es Sisi’nin yaptığı darbeyi bu hikayeye benzetiyor. Darbe yapılacağının önceden bilindiğini ama batının kafasını çevirip bir şey duymak istemediğini belirtmiş.

Bu kitabın filmi de varmış.1987 yılında çekilen filmin baş rolünde Ornella Muti var. İzlemek henüz kısmet olmadı.

Geleneksel olarak her kitap yorumunda yaptığım gibi altını çizdiğim cümleleri yazıp sonlandırmak istiyorum.

Kilisenin debdebesi karşı konulmaz derecede büyülüyordu onu. Tıpkı sinema gibi. S:15 (Nasar)

Sanki kız doğmuş gibi bir sessizlik olduğunu hissetmişti. S:23 (Margot)

Geceleyin saçlarınızı taramayın, yoksa denize açılanlar geri dönmekte gecikirler. Her erkek onlarla mutlu olur, çünkü acı çekmek için yetiştirilmişler. S:34 (Angela’nın annesi)

Kasaplık mesleğinin insanın ruhunda  adam öldürmeye yatkınlık olduğunu gösterip göstermediğini sormuştum kasaplara. Ama onlar karşı çıkmışlardı. ‘Biz bir hayvan kestiğimizde gözlerinin içine bakmaya cesaret edemeyiz.’ S:51

Tıpkı iki çocuğa benziyorlardı. Ve bu düşünce onu korkutmuştu. Çünkü ancak çocukların her şeyi yapabileceklerini düşünürdü hep. S:53 (Clotilde Armenta)

 

 

FOUCAULT SARKACI

 

Okuma grubumuzun üçüncü kitabı hakkında yazmayı bir aydır erteliyorum. Filmler izledim, yorumlar okudum, yok. YazamıyorumResim. Nasıl anlatması zorsa, yazmak da öyle zormuş bu bilim romanını. Kitabı beğendim mi, elbette. Hatta kendime birkaç defa daha okuma sözü verdim. Bir kez okumakla sindirilebilecek gibi değil. Gurubumuzla iki ay bu kitap üzerinde durduk. Açıkçası okumak için birkaç kez düşüneceğiniz böyle zorlu bir kitabı seçmek akıl karı değil. Kafanızın rahat olması lazım okuyup anlamak için. Tapınak Şövalyeleri, Gül Haçlar, Fraternis, Yahudi birliği vs. biraz birikiminiz olması şart. Gülün Adı çok sevdiğim romanlardan biriydi, keza Foucault Sarkacı da öyle olacak. Kitaplığımda öyle yan yana duracaklar kimselere vermeye kıyamayacağım şekilde.

Öncelikle çeviriden bahsetmek istiyorum. Şadan Karadeniz hanımefendinin başarılı çevirisini ben anlaşılır bulsam da arkadaşlarım pek beğenmedi. Hatta kitaptan soğutacak kadar kötü olduğu görüşündeler. Diğer internet araştırmalarımda da her ikisi de mevcut. Malum çeviri 1992 yılında yapılmış, günümüz Türkçesiyle pek uyumlu değil, kabul. Şadan Hanım 1932 doğumlu ve çeviride öz Türkçeye bağımlı kalmış. Anlamadığım kelimeler oldu, ancak dağarcığıma bu sayede yenileri eklendi. Mesela ayin, ritüel yerine kuttören, ezoterik yerine içrek inisiye yerine erginleme kelimeleri kullanılmış. Çeviride orjinalin dışına çıkmamış. Örneğin; Fransızca veya Latince cümleleri olduğu gibi bırakıp, dipnotlarda açıklamış. Bazı kelimelerin Türkçe karşılığı olmadığı zaman da dipnotları kullanmış. Bu da okuyucuyu yoruyor. Çünkü dipnotlar aynı sayfada değil. Tabi Şadan Hanım’ın Türkçeye kazandırdığı birçok kitabı görmezden gelip hakkını yemeyelim. Az önce de söylediğim gibi ben çok beğendim. Ancak yayın evinin tekrar gözden geçirip yeni okuyucular kazanması için okur yorumlarını dikkate almasında fayda var.

Önsöz bir levanten olan Giovanni Scognamillo  yazmış. Levanten Osmanlı döneminde Avrupa’dan Doğu’ya yerleşen Katoliklere verilen admış. Önsöz beni büyüledi.

Karakterlerimizi üç gizemşörler olarak ele alalım. Belbo, Casaubon ve Diotallevi.Casaubon Tapınak Şövalyeleri ile ilgili bir tez hazırlıyor, yayın evinde çalışan iki ilginç kişilik Belbo ve Diotellevi ile tanışıyor. Yayın evine gelen bir çok el yazmasını okuduktan sonra komplo teorilerine inanmaya ve inandırmaya başlıyorlar. Belbo’nun Abulafia adını verdiği bilgisayar programı  sayesinde el yazmalarındaki şifreleri çözdüklerini düşündükleri bir plan ortaya çıkarırlar. Plana o kadar inanırlar ki, hayatları bu doğrultuda değişir. Belki de kendi sonlarını getirmektedir bu teori. Gizem her zaman insana umut vermiştir. İnsanlar hep bir şeylere  inanmak ister. Bu arada Anlamsızlıklar Fakültesi de çok ilginç bir olguydu. Tetrapoloktomiya, kılı kırk yarma sanatı, işe yaramaz teknikler bölümü. Fakültenin Amacı, anlamsız konuların sayısını sonsuza dek artırabilecek araştırmacılar yetiştirmek.

Casaubon’un Bilgi Danışmanlığı ofisi kurması da değişik bir yaklaşımdı.

Hiçbir bilgi başka bir bilgiden üstün değildir. Önemli olan, bunların tümünü fişlemek, sonra da aralarındaki bağlantıları bulmaktır. Bağlantılar her zaman vardır. Yeter ki insan onları bulmak istesin. S: 223

Roman 10 Sefirah’ı temsilen 10 bölüm, tapınakçıların 120 yıllık arayla düşünülen buluşmasını temsil eden 120 alt bölümden oluşuyor. Yahudiliğin Kabala öğretisinden şekillenmiş. Kabalayı henüz anladığımı söyleyemeyeceğim. Biraz daha araştırma yapmam gerekiyor. Belki de bir aydınlanma, Tanrı’ya yaklaşmadır.

Foucault saFoucault_pendulum_animatedrkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault‘dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya‘nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneği. Sarkaçı ilk ve en son bölümde görüyoruz.  Anlaşılır olması açısından resmi iliştirdim.

Tapınak Şövalyeleri, Gül Haçlar, Sinarşizm, Kabala, Hasan Sabbah, Cizvitler ile ilgili yeterince bilgi var. Kitabı zorlaştıran da bu oluyor, bütün bilgiler iç içe geçiyor. Kitaptaki bütün karakterlerin hepsi çok kültürlü, ansiklopedi gibi insanlar. Öyle entellektüellerle aynı ortamda bulunmayı kim istemez doğrusu. Birçok şey öğrendim ve aklıma gelmeyen, gelmeyecek bu kitabı okuma fırsatım olduğu için şanslı hissediyorum kendimi. 

Orhan Pamuk Kara Kitap ile bu kitabı benzetenler var. Ben yıllar önce okudum Kara Kitap’ı. Ancak bir bağlantı hatırlayamadım.

Bazı ayrıntılar:

Yayın evinde bir kadın çalışan var. Hızlı konuşmak için sessizleri atıyor ve ne dediğini ancak arkadaşları anlıyor. Diotallevi kendini Yahudi olarak görüyor ve her cuma Yahudi mahallesinde yakılan ateşi dürbünüyle izliyor ve Yahudiliğini kanıtlmaya çalışıyor.

 

Altı çizilmiş oldukça cümle var ve onları buraya geçirmem mümkün değil doğal olarak.  Bir kaçından söz etmeden geçemeyeceğim.

Bu dünyanın Prensi= ŞEYTAN Şeytanı kızdırmanın biricik yolu, ona inanmadığına inandırmaktır onu. S 587

Doğa zaman diye bir şey bilmez. Zaman, Batı’nın bir buluşudur. S 331

Bir keşiş ve bir ermişin tipik özelliği= Vücut pisliği S:91

Borboritler. Erkeklerle kadınlar kendi spermleriyle aybaşı kanlarını avuçlarına koyup, gökyüzüne doğru kaldırıyorlar sonra da bunların İsa’nın bedeni olduğunu söyleyerek yiyorlardı. Gebe kadınların uygun bir anda ellerini döl yatağına sokarak dölü koparıyor , bir havanda dövüyor, balla karabiberle karıştırıp yiyorlardı ( ne sapkınca bir hareket) S 377

Uzay Gökerman ve Ayşe Hür’ün Foucault Sarkacı ile ilgili yazıları anlamamı kolaylaştı.

Gazap yolu, Gülün Adı, Arn-the Knight Templer, Cennetin Krallığı filmleri o dönemi anlamada faydalı olabilir. Birkaç tane de kitap önerim var. Fraternis (Burak Eldem),  Dağın Şeyhi Hasan Sabbah (Freidoune Sahabjam ), Hiram Usta ve Süleyman Peygamber(Christian Jacq)

Dediğim gibi çok fazla bilgi olması sebebiyle anladıklarımı bile anlatmakta zorlandım. Bilimsel kitap, her bilgi için kalın bir kitap yazılabilir. Ben içlerinden bir kırıntı alıp faydalanabilmişsem ne mutlu bana.

 

DOĞUDAN UZAKTA (Societatis Legere okuma grubunun 2. kitabı)

Okuma grubumuzun şubat ayı kitabı Amin Maalouf ‘un son kitabı Doğudan Uzakta idi. Çok keyifli ve sürükleyici bir kitap seçtiği için Cemal Tepe’ye teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum.

amin-maalouf-quotes-5Biraz yazarımız Amin Maalouf’u tanıyalım. 1949‘da BeyrutLübnan‘da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan’da iç savaşın çıktığı 1975‘te Paris‘e göç etti ve halen Paris’te yaşamaktadır. Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar ile tanındı. 1986‘da yayımlanan ve aynı yıl Fransız – Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo bugün bir “klasik” olarak kabul edilmektedir.Maalouf’un 1988‘de yayımlanan ikinci romanı Semerkantda coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi.  1993‘te yayımlanan romanı Tanios Kayası  ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü‘nü kazandı.Ayrıca 2002‘de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho’nun bestelediği Uzaktan Aşk Maalouf’un ilk librettosudur. Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Birçok kitabında OsmanlıTürkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır.

Ben Amin Maalouf’u üniversitedeyken bir arkadaşım aracılığıyla, Doğunun Limanları adlı kitabıyla tanımış ve hayranı olmuştum. Birçok arkadaşım da o yıllarda bütün kitaplarını okumuş, bana da okutturmuştu. Bu vesile ile elimde tutup,içime işleyen kitapları şunlardır:

Afrikalı Leo,SemerkantTanios Kayası , Ölümcül Kimlikler, Yüzüncü Ad, Işık BahçeleriBeatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl.

indirOkuma grubumuz sayesinde özlediğim yazarımızla tekrar buluşmuş oldum. Yapı Kredi Yayınları ve Ali Berkay çevirisi ile okuduğumuz kitabın puntoları öyle büyüktü ki, büyüteç takıp okumuş gibi hissettim kendimi. Sanırım son zamanlarda okuduğum kitapların yazıları hep pire gibiydi.Hikaye beni çocukluğuma götürdü,eski, geçmiş dostlarımı özlemle yad ederek okudum. Bizim de lisedeyken bir grubumuz vardı, dünyayı kurtaracak planlar yapmadık o yıllar ama onların Medeni Hukuk Lokantası varsa bizim de Şelale kafemiz vardı büyüdüğümüz şekillendiğimiz.

Mezopotamya’da medeniyetler oluşmaya başladığından beri savaşlar hiç bitmemiş, buna din, para, petrol gibi bahaneler üretilmiştir. Bu karışıklıklardan roman kahramanlarımız da nasibini almış, hepsi hayatlarının en güzel çağında dünyanın bir köşesine savrulmuş, kalanlar da bütün sorumluluğu sırtlarında taşımış, gidenleri suçlamıştır. Olayın Lübnan’da geçtiğine dair hiç bir not yok, sadece Cebel şehrinden bahsedilmiş. Ama yazarın Lübnanlı olduğunu bilen herkes sanırım kendi hayatından bahsettiğini anlamıştır.  Kitabın gerçek ismi Les Desarientes , Türkçe karşılığı kafası karışmış veya yolunu kaybetmiş.Beni en çok etkileyen şeylerden biri, aradan geçen 30 yıla rağmen arkadaş gruplarıyla bağlantıyı hiç kesmemeleri, sürekli mektuplaşmalarıdır. Bu arkadaş grubunda kimler vardı: Adam (ana karakterimiz), Murad, Tania, Bilal, Albert, Naim, Semiramis, Ramzi, Ramiz. İsimlerden de anlaşılacağı gibi, içlerinde Hristiyan, Müslüman ve Yahudi var.Sanki insanlar kendilerini teşhir için dine göre isim koyuyorlar,bu da bir bölücülük değil midir? Zaten Adam da neden kendisine bu ismi verdiği için hayattayken babasına soramadığından hayıflanıyor. Yirmili yaşlardaki romantik arkadaşların kurdukları Bizans grubunun ana öğesi din değildi, aynı coğrafyada büyümek yeterdi onlar için.

Adam Paris’te yaşayan bir Antik Çağ Tarihçi’si.Bir telefon geliyor ve hayatın akışı değişiyor Adam için, geçmişe olan özlem pekişiyor, korkuların önü kesiliyor. Ölüm döşeğindeki Murad eğer Adam’ı aramasaydı hayatı değişir miydi Adam’ın? Sanırım Adam bunu hiç sorgulamıyor.  İlk uçakla Lübnan’a gidiyor ama yetişemiyor arkadaşının son saniyelerine. Aslında Adam kendi ülkesine dönerken, kendi içine dönüyor. Belki hep bir kıvılcım beklemişti dönüş için, Murad’ın ölümü bu ateşi tutuşturuyor. Gençlik yıllarındaki arkadaşlarının da hayatlarında hep çalkantılı zamanlar olmuş. Göçler, ölümler, yalnızlıklar. Buna rağmen hepsi şanslı kesimden, iyi eğitim almış, üst sınıf ailelere mensuplar özel olarak seçilmiş gibi.

Adam ülkesine dönünce geçmiş arkadaşlarıyla buluşmak için planlar yapıyor, hepsini buluyor. Eski mektupları okuyarak, geçmişe yolculuklar yapıyor. Tabi arada fireler var. İç savaşta ölen Bilal’in yerine  kardeşi Nidal’i düşünüyor. Bilal yazar olmak istiyor ve sırf yazdıklarında Hemingway romanları gibi okuyucuya gerçekçi olmasını hissettirmek için katıldığı ilk çatışmada ölüyor. Yazık oluyor. Nidal ile bir esnaf lokantasında buluşuyor, Nidal kendisini İslam’a adamış bir fedai. Ancak öyle güzel konulara değinip, öyle güzel tartışıyorlar ki hiç sinirlenmeden, sakince, kırıcı olmadan, empati kurarak. Belki Nidal’in gizlice Adam’ın konferanslarına gidip, onunla buluşmak için kendisini hazırlamasıdır bu kadar etkin bir tartışma olmasını sağlayan. Nidal Adam’a kızgın, çünkü Adam’a göre ‘iki tarafta da kusurlu’.

Okuma grubumuzun üstünde durduğu bir konudan bahsetmeden geçemeyeceğim. Aslında kitapta çok yer kaplamamış, üstün körü geçilmiş bir şey olmasına rağmen, Semiramis’in Adam’la kaçamak yapmak için Adam’ın eşi Dolores’ten izin istemesi. Bu bize biraz yavan geldi. Ne amaçla buna değindiği üstünde vaktimiz olsa inanıyorum ki daha çok konuşurduk. Belki de gençlik yıllarından kalan bir uhdeydi. Ama gizli olsaydı belki daha heyecan katardı kitaba.

En renkli kişiliğimiz bence Albert’ti. Çocukluğunda yalnızlığa terk ediliş, bunun üstüne söylenen yalanlar ve en son her şeyden vazgeçerek hayatına son verme isteği , kaldı ki ölmeden önce arkadaşlarına kendi ölüm ilanını yazması belki de kurtuluşu için hala bir umudu olduğunun kanıtıydı.

Ramiz ile Adam’ın petrol ile ilgili konuşmaları bence üstünde durulması gereken bir gözlem.

‘Petrol Arap dünyası açısından bir lanet oldu. Petrol parası her yerde iç savaşlara, kanlı sarsıntılara yol açtı, kaprisli ve megaloman yöneticilerin önce çıkmasını kolaylaştırdı. Çünkü insanlar bir günde büyük paralara sahip oldular ve bunun için hiç çalışmak zorunda kalmadılar. Sonuçta, bir tembellik kültürü yaygınlaştı. Eğer senin yerine yorulacak birine para ödeme gücün varsa niye kendin yorulasın ki?

Ama ben en çok Ramzi için üzüldüm. Yaptığı her şeyin hayatını mahvettiğine ve her şeyin faydasız ve boş olduğuna inanan bir insanın kendini bu dünyadan soyutlaması normal değil mi? Tania ya göre de çekip gidenler en kurnaz olanlardı. Bu yorum aklıma pek alakasız olsa da Murattan Mungan’ın  Terkeden şiiri getirdi.

Sonuna kadar umutlarımı yeşerten bir kitaptı. Ancak sonu yarım kalmış hissi uyandırıyor. Sanki sonunu da siz tamamlayın, ben artık yoruldum der gibi. Bu kitap üzerine konuşacak, yazılacak aslında daha öyle çok var ki, düşündükçe aklımın derinliklerinden mırıltılar duyuyorum.

Lübnan meselesiyle ilgili İncendies adlı film kitabı okurken sürekli bana çağrışımlar yaptı. Yanlış zamanda doğduğumuzu düşünmüyor musunuz?

Societatis Legere (kitap kulübü toplantı notları)

Herşey bir telefonla başladı. Canım arkadaşım Sunay kitap kulübü projesinden bahsetti.Ben de memnuniyetle kabul ettim. İlk kitabımız ResimHakan Günday’ın ilk kitabı Kinyas ve Kayra’ydı. Raziye ile birlikte hemen kitaplarımızı alıp heyecanla okumaya başladık. Yeni yıla yeni bir oluşumla başlamak bana büyük mutluluk verdi. Sunay da bu mutluluğumu pekiştirdi telefonlarıyla. Kitap bittikten sonra internetten araştırma yaptım, The Jane Austen Book Club filmini izledim kitap kulübü hakkında fikir edinmek için. O gün gelip çattığında heyecanım doruktaydı ve yeni bir yolculuk başlamıştı hayatımda. 30 Ocak akşamı Erdeniz, Cemal, Sunay, Raziye ve ben buluştuk, tanıştık, kitap hakkında görüşlerimizden bahsettik. Filmler , kitaplar ortak noktamızdı. Toplantıya Emel ve Serhat çok istemelerine rağmen katılamadılar. Umuyorum onlarla tanışma fırsatımız da olur. Bu kulüp sayesinde yeni yazarlar öğrenip, yeni kitaplar okumak ilk hedefimiz. Ancak bu keyifli konuşmalar yadsınamayacak derecede heyecan verici. Gecenin sürprizi de Sunay tarafından organize edilen doğum günü kutlamasıydı. İkimizin de doğum günü kutlu ve mutlu olsun. Gelecek ayın kitabını da seçtik. Amin Maalouf ve Doğudan Uzakta. Bu güzel sohbet için binlerce teşekkürü borç bilirim.

Şimdi kitaptan bahsetmenin zamanı:

Hepimizin ortak görüşü bunun ilk kitap olmasından kaynaklanan oturmamışlık. Sona doğru yazar kendini toplamaya başlamış. Öncelikle ergen kitabı olduğunu belirtmek isterim. Kinyas  ve Kayra birbirinden nefret eden iki arkadaş. Okumaya ilk başladığımda Kayra’yı kadın, Kinyas’ı erkek, aralarında aşk var diye düşündüm, Sonra tam tersi Kayra erkek Kinyas kadın. Nihayet 33. sayfada anladım ki ikisi de erkek. Kinyas bir adam öldürdü içinde pişmanlık duygusu hissetmek için. Hangisi Kayra hangisi Kinyas, bunu anlamakta ilk başlarda çok zorlandım. Hala da anlamadığımı belirtmekte fayda var. Kafası karışık bir insanın karalamaları gibi. Goodreads ve diğer internet sitelerinde yaptığım araştırmalarda hikayeyi çok sevenler ve nefret edenler diye iki grup oluştu kafamda. Ortasını bulmadım. Kitap puntolarının çok küçük olması biraz konsantre bozuyor. Ayrıca çok devrik cümle kullanılmış ve üç noktalar.Kitap benim biraz psikolojimi bozdu itiraf etmeliyim. 90. sayfadan sonra rüyamda en yakın arkadaşım Nilüferin beni okla vurmaya çalıştığını, sonra bütün her yeri ateşe verdiğini gördüm. Kayra’nın yolu çok heyecanlıydı. Kinyas’ın yolunda sona doğru çok sıkıldım. Böyle bitmemeliydi bence.

Hiç mi güzel bir şey yok? tabi ki çok güzel aforizmalar var. İkisi de solak. Kinyas ismi Kin ve yas’tan oluşuyor. Bu kadar rahat, vurdumduymaz olmayı istemedim değil. Hiç umursamadan gitmeyi…Elimde para ve silah olsa, bir de böyle gözü kara olsam belki ben de göz göre göre katil olurdum. Yaşayarak intihar etmeyi seçen tutunamayanlar yok mu hayatta?

Daha önce yeraltı edebiyatı okumamıştım eğer Trainspotting’i saymazsam. Benim için bir farklılıktı.  Hakan Günday’ın diğer kitaplarını okuyanlar için Kinyas ve Kayra bir hayal kırıklığı.Bunlar benim naçizane görüşlerimdir. Kitap hakkından daha ayrıntılı şeyler yazmak özetini çıkarmak gibi olurdu.Bunu yapmak istemedim.Okumak isteyenleri yönlendirmek bana düşmez, Çünkü herkesin hayal gücü farklıdır.

Altını çizdiklerimden bir kaç satır karalayayım:

İnsanın beklerken yapabileceklerinin sınırı yoktur. Bazıları devlet başkanı, bazıları sihirbaz, bazıları da deli olur sıkıntıdan. Bense en üstün yaratık olduğumu kanıtlamak için kendime, hiçbir şey yapmadan bekliyorum. KİNYAS

Hayatın arka kapısı yoktu. KAYRA

Bazı anılar insanı nerede olursa olsun, alır götürür her şeyin başladığı yere. Eve! KİNYAS

Köpüğün içinde kaybolan küp şekerler gibi yok olmak istediğimi biliyorum. Bir kaşık hareketiyle, içine düştükleri kaynar sıvıya karıştıkları gibi parçalanmak ve zamana karışmak istediğimi de biliyorum. KAYRA

Dünyanın en eski mesleği fahişelikse dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktı. KAYRA

Uyku. İnsana verilmiş tek mucize. Gözleri kapatıp huzura dalmak. Ve uyanıldığında yeniden başlamak. KİNYAS

Kolumdaki saat kadar zamanın kölesi olmak istiyordum. KİNYAS