BOZUK

zBK384556ND757_250

Hakkı İnanç 1984’te Ankara’da doğdu. Şuan Giresun’da yaşıyor ve yazıyor. Selçuk Baran,Orhan Kemal, Yaşar Nabi Nayır, Adnan Yücel, Ümit Kaftancıoğlu, Tarık Dursun başta olmak üzere pek çok öykü yarışmasında ödüle layık görüldü. Haber Türk’te Ümran Avcı ile söyleşinde bana çok dokunaklı gelen bir kısmı paylaşmak istedim.

14 yaşımdan beri anneannemle yaşıyorum. Babam kalp krizinden, annem Akdeniz ateşi denilen bir rahatsızlıktan vefat etti. Babam öldüğünde 9, annem öldüğünde 14 yaşımdaydım. Annemin ölümünden sonra anneannemle yaşamaya başladım. Yaşadığım olaylara rağmen çok başarılı bir öğrenci oldum hep. Annem öldüğünde ergenliğin göbeğindeydim ve yas tutmamayı tercih ettim. Daha doğrusu bu şekilde gelişti. Kabullenemedim ve içime bastırmaya çalıştım. Bunu bastırmaya çalıştıkça içimde birikti ve anlatamadığım bir şey oluştu. Gitgide içime kapanmaya başladım. Üniversite çağında ortaya çıktı ve kafamı hiçbir şeye yormaz, hiçbir şeyi sallamaz oldum. Daha sonra anladım ki yasımı tutmamışım. Geleceğe dair bir plan yapmamışım. O yaşıma kadar sürekli bir şey bastırmakla geçmiş ömrüm Bunu kavradıktan sonra hayata daha farklı bir gözle bakmaya başladım. Hayatıma edebiyatın dahil olmasıyla birlikte de yazdıkça iyileştim, iyileştim, iyileştim. Yazdıkça irinimi attım. Başa dönersek, babaannem de bana, “Senden adam olmayacak” derdi.

En çok dikkatimi çeken hemen hemen her öyküde karıncalardan bahsetmesiydi. Akıcı, sade, kalemi çok güçlü, betimlemeler bir harika. Hepimizin görüp görmezden geldiği, ya da gözden kaçırdığı ayrıntıları ilmek ilmek işlemiş hikayelerinde. Ben en çok Bozuk öyküsünü sevdim, Nilüfer de Ülfer Hanımı. Okumam havanın pusuna denk düştü belki ondandır boğazımda bir yumruyla okudum, çok içime sindi, içime işledi.Okurken Zeki Müren de eşlik edince benim burnumdan ve gözlerimden yağmurlar eksik olmadı. Her öyküde kendimden bir iz buldum. Hakkı İnanç’ı kıskandım böyle yazabildiği için.

1. bölümdeki öyküler birbiriyle bağlantılıydı. 2. bölümdekiler apayrı hayatları konu edinmiş. Türkiye gerçeklerini, insanlarımızı resmetmiş sanki, öyle anlaşılır biraz da duygusal. Öykülerdeki kadınları çok iyi analiz etmiş. Bunda sanırım anneannesiyle yaşamasının payı var, izleri belirgin.

Aslında pek öykü okumayı sevmem. Roman gibi sürükleyici gelmez bana. Ama Hakkı İnanç sayesinde öyküde de hayat olduğu gerçeğini anladım. Beni öykülerle tanıştıran Nilüfer’ime teşekkür etmeden geçemeyeceğim.

KADER KUYUSU

Kader_kuyusu_roman_kapağıKürtlerin en önemli aydınlarından Mir Bedirhan’ın torunu  Celadet Ali Bedirhan’ın İstanbul’daki elit yaşamı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki sürgün yılları, Osmanlı’nın ardından Almanya ve Şam’a yerleşmesi çok akıcı bir o kadar da hüzünlü bir şekilde Mehmet Uzun’un kaleminde dile gelmiş.

Celadet Ali 1893 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş. Doğumu zor oluyor ve ölü doğduğuna inanılıp kuyunun başına bırakılıyor ve birden ağlamaya başlıyor.Yine bir kuyu var karşımızda.Ölümü de su bulma çabasıyla kuyuya düşmesiyle gerçekleşiyor.

Çok iyi eğitim alması,Fransızca öğrenmesi, evde dinledikleri müzikler, büyüklerinden Kürtçe öğrenmesi dönem şartlarına göre oldukça iyi gelirli bir aile olduklarını gösteriyor. Babası Emir Ali Bedirhan gerçekten Türkçe ve Kürtçe aşığı erdemli bir insan. O da sürgünde, hem Dicle kıyılarına, hem de İstanbul’a hasret, memleket hasretiyle Mısır’da bir kuyunun başında can veriyor. Kuyular, su kuyuları. Kitap ismini buradan alıyor. Kuyu Kürtçede hem su kuyusu hem de bellek anlamına geliyor. Bu ismi bulması da çok anlamlı olmuş Doğumdan ölüme ailenin yaşımını hem bu su kuyuları hem de hatırladıkları etkiliyor. Kadınlar da etkili oluyor Celadet’in yaşımında. Babaannesi Ruşen hanım doğumunda yanında. Ölümünde de yanında eşi Ruşen Hanım var. Sevgilileri, halaları, annesi, kız kardeşi hep destek oluyor.1930 yılından sonra kendini Kürt dili çalışmalarına adıyor, Latin alfabesi oluşturulmasına çalışıyor,birçok Fransız şiirini Kürtçe’ye çeviriyor, bir yeni kelime bulmak adına dağ tepe toprak dolaşarak dengbejlerle konuşuyor, onları dinliyor. Dengbêj, Kürt sözlü edebiyatında hikaye söyleyen sanatçıların adıdır. Dengbejlerin anlattığı hikayeleri yazıya döküyor.Hawar ve Rohani adında Kürtçe dergiler yayınlamıştır.

16 Fotoğraf var ve hepsi sayfalarca yorumlanarak her bölümünün başlangıcı olmuş. Her fotoğraf anısına bir bölüm. Bölümlerdeki alt bölümlerde son cümle, diğer alt bölümün ilk cümlesi olarak başlıyor.  Fotoğrafları görmesek de gözümüzde canlandırabileceğimiz şekilde betimlenmiş. Bir anlatıcı var, ama bazen yazar Celadettin Ali’yi de konuşturuyor ve sanki sesini duyuyoruz.

İki büyük savaşın dünyayı şekillendirdiği, birçok ulusun bağımsızlığını kazandığı dönemde Kürtlerin nasıl da emperyalist devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullanıldığı, Kürt halkının birbirleriyle düşmanlıklarından bir türlü birlik olamamalarını, bu yüzden her direnişin yıkıma uğradığını gerçekçi bir dille romanlaştırmış.Mir Bedirhan’ın toplam 99 çocuğu var ve hepsi ayrı ayrı yerlere savrulmak zorunda bırakılmış. Milliyeti ne olursa olsun kimse sürgün bir hayat yaşamayı hak etmiyor.

Ailenin yaşamını okurken ruhum ezildi. Her sayfada hüzün var, kalbime saplanan oklar gözlerimden yağmur olup gökyüzüne yükseldi.

Osmanlı dönemi, Cumhuriyetin ilk yılları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Hitler Almanyası, Lübnanın ve Suriyenin bağımsızlıklarını ilan etmesi hakkında güzel bilgiler edineceğiniz bir kaynak kitap aynı zamanda. Kürtlerin tarihine bir de onların gözünden bakmamızı sağlıyor.

Roman hakkında Yaşar Kemal’in görüşü oldukça yerinde.

Uzun’un romanını okuduğumda çok şaşırdım, bir dilin ilk romanının böylesine ustalıkla, böylesine zengin bir dille, üstelik de gelişmiş bir roman dili yaratılarak nasıl yazılmış diye…

Altını çizdiğim birkaç cümleyi paylaşmak istiyorum.

Alnında hiçbir kırışıklık yok, hayat henüz alnına gölgesini düşürmemiş. Henüz hiçbir şey yazılmamış bembeyaz bir kağıda benziyor alnı.

Kuşkusuz aşk sanattır, zorlu, zahmetli, acıtan, ince, hüzünlü bir sanat…

Ovidius’tan öğrenmiştim; aşk oklarıyla yaralanan yüreği, hayallerin ateşinden uzak tutmak gerekiyordu. Zulmün oklarıyla yaralanmış yürekleri, korkak ve alçak gözlerin dondurucu rüzgarından uzak tutmak gerekir.

Hayatın, bir başarısızlığın sürekli yinelenmesi olduğunu, evet sürekli tekrarlanan bir başarısızlık olduğunu, yeni yeni anlıyordu.

Gülüş mutlu yürekten, yağmur kara buluttan gelir. O Temmuz ayında ikisi de benden ve tarlalarımdan uzaktaydı.

Kitabı Kürtçe’den dilimize kazandıran Muhsin Kızılkaya sözcükleri süzgeçten geçirerek bize sıcacık pürüzsüz ulaşmasını sağlamış.

Evet, Mehmet Uzun yaşasaydı Kürt dili için çalışmalarına devam edecekti. Kaleminden yine hasret ve hüzün dolu cümleler bize ulaşacaktı. Onun Diclenin Sürgünleri, Yitik Bir Aşkın Gölgesinde ve Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık kitaplarını okumuş biri olarak kendimi çok şanslı hissediyorum.

Geyikli Park

 

ahResim Sunay Abi ah. Beni kendimden geçirdin anlattıklarını okurken, seni dinlerken yetişemezdim, şimdi de okurken yetişemiyorum anlattıklarına. Bu nasıl bir birikim, nasıl bir hafıza, nasıl güzel bir dil, sadelikle herkese ulaşmakta. Ramazan eğlencelerinde Mahya Işıklarıyla seni canlı dinlemeye fırsatım oldu Bu kitapla birlikte kültür birikimime sayende yenileri eklendi. Yazıların konuşur gibi olduğundan okuyucuyu sıkmıyor, akıcı ve sade.Hikayelerinde hep nasıl tesadüfler varsa, hayat da öyle işte. Karşılaştığımız her şeyde fark etmediğimiz bir giz var. Yeter ki senin dediğin gibi görmesini anlamasını bilelim. Bakmakla görmek aynı şey değil. 

Benim için de bir tesadüf oldu. Neye yoracağımı bilemedim. Sayfa 82. Oscar Wilde’nin kırlangıç öyküsünden bahsediyor. Tam kırlangıç kelimesini okurken radyoda Hilmi Yarayıcı Pencerene Bak Bir Yaralı Kırlangıç var şarkısı çalışıyor. Ben Kırlangıç kelimesini okurken kırlangıç sözü aynı ana denk geldi. Yüzüme kocaman bir gülümseme oturdu o an. Bir bağlantı kurmaya çalıştım. Bulamadım :))

Kitapta Çanakkale Savaşı ile ilgili olan kısımlarda kah ağladım, kah güldüm. Mutlaka okunması gereken bir yapıt. Bu kitabı kitaplığıma kazandırdığı için sevgili eşime hediyesi için çok teşekkür ediyorum.

sayfa 24.bu sözü yazmadan geçemeyeceğim ‘Biz, çocukları seven ama çocukluğu sevmeyen bir toplumuz.’ Çok yerinde bir tespit olmuş doğrusu.

içinden VOSVOS geçen bir hayat

içinden VOSVOS geçen bir hayat

Benim hiç Vosvos’um olmadı. Ama bu sevdam ne zaman başladı? Hafızamı yokladığımda ilkokul yıllarına gidiyorum. Bir öğretmenimiz vardı. Adı Kürşat’tı, soyadını hatırlayamıyorum. Turuncu bir kaplumbağası vardı, ayrıca kendisi de çok renkli bir kişilikti. Daha sonra ne vakit bir vosvoslu görsem, hep ona benzettim. Üniversite’deyken de Anadolu Uygarlıkları öğretmenimiz, idolüm Selçuk Gür’ün de beyaz bir Vosvosu vardı. Kulakları çınlasın, onunla birçok antik kent gezisi yaptık. Çok şey öğrendim, enerji dolu bir insandı, çok keyifli sohbetlerimiz oldu. O yıllarda kardeşimle bir günde kaç  Vosvos gördüğümüzü sayardık, uğur getirdiğine inanırdık. Arkadaşlarım Öznur ve Sunay da Vosvos sevenlerden:))
Sonra Vosvos resimleri biriktirmeye başladım, oyuncaklar edindim. Ve en son Cem Çobanlı’nın Bir Kaplumbağa Yolculuğu kitabıyla tanıştım. 1931 yılından 2003 de son Vosvos üretimine kadar bilmek isteyeceğiniz her şeyi bulabileceğiniz bir çalışma, benim başucu kitabım oldu.

Kitabı açınca ilk karşınıza çıkan cümle şu:

11 Temmuz 1978 sabahı Ankara’da
faşit bir saldırı sonucunda
Vosvosunun içinde öldürülen
Doç. Bedrettin Cömert‘in anısına…

Ve kitabımız Cem Çobanlı’nın 20 yıllık araştırmasına istinaden uzun ve anlamlı bir önsözle devam ediyor.  Ardından bir çok resim, hikayeler, Vosvosun savaştaki rolü, yıl yıl vosvos üretim günlüğü, vosvosla büyüyenler, vosvos dernekleri, oyuncakları sırasıyla işlenmiş. 137. sayfadan bir alıntı yapmak istiyorum:

Vosvos, dünyanın en önemli simgelerinden biridir. Hani zeytin dalı, defne yaprağı veya güvercin dünyanın birer barış ve sevgi simgeleri olarak doğal varlıklar kabul edilmişse, metalden yapılmış olan ama ruh olarak sevgi, dostluk ve barışı benimsemiş Vosvos da tüm dünyanın kültür ve barış simgesi olarak bundan sonraki yıllarda da varlığını sürdürecek. O küçük ama ruhu evrenlerini kaplayacak kadar büyük sevgiyle dolu.

Kitabın arka kapağında özet olarak şöyle yazıyor: “alt tarafı dört tekerlekten oluşan ve bir böceğe ya da kaplumbağaya benzetilen mekanik bir nesnenin bir efsaneye dönüşen öyküsü… içinde savaşların, katliamların, büyük acıların, büyük buluşların, büyük mutlulukların, umutların ve aşkların yer aldığı, çok uzun yılların, neredeyse koskoca bir yüzyılın öyküsü…”

http://www.sabah.com.tr/Ekler/Cumartesi/Yazarlar/durbas/2004/02/14/Bir_kaplumbaga_yolculugu . Bu yazıyla Sn. Refik Durbaş benim dilim olmuş.

 

KAİKEN

Jean Chrishophe Grange ile tanışmam üniversite yıllarında, öğrenci evinde kalırken mahallemizin 
Resimekmekçisinin okumam için bana verdiği Kızıl Nehirler adlı kitapla olmuştu. Elimden bırakamadan okumuş, yazara hayran kalmıştım. Kitaptan uyarlanmış filmde de tabi ki Jean Reno başroldeydi. Ondan başkasını düşünemezdim zaten. Filme çok yakışmıştı. Daha sonra Şeytan Yemini, Kurtlar İmparatorluğu, Taş Meclisi kitapları ve filmleri izlemekle Grange hayranlığım pekişti. Yaklaşık beş yıldır okumuyordum Grange kitaplarını. Geçen yıl Sisle Gelen Yolcu’yu okudum ve hayal kırıklığı yaşadım. Hikaye bana fazlasıyla sıkıcı geldi. Sonra Kaiken’e sıra geldi.
Kaiken’le bizi Japonya’ya sürüklemiş. Japon kültürü hakkında birçok öğeler var.
Kaiken nedir? Kaiken 15cm boyutunda tek veya çift taraflı Japon hançeridir. Eskiden Samuraylar kendini savunmak için katanadan küçük olduğundan yanlarında Kaiken taşırlarmış. Kitap ismini buradan alıyor.
Kitapla ilgili yorumlarım şöyle: Bundan iki tane sürükleyici polisiye çıkardı.İlk başlardaki hikaye heyecanla başlaması yanında tuhaf bir şekilde bitiyor ve polisimizin hayatına odaklanıyor. Zaten bütün polisiye kitaplarında olduğu gibi, baş kahramanımızın ailevi problemleri var, geçmişi temiz değil, kendileri tabiri caizse süper kahraman. Hayatta bilmedikleri şey yok izlemini veriyor. Sürekli başları dertte. Kendi adıma konuşursam, ben bundan sıkıldım. Keşke ilk hikayeyle kitabımız bitseydi. İki bölüm arasında hiçbir bağlantı yok.  Ama yine de sıra dışı bir olaylar döngüsü var. Bunu yadsımamak gerekiyor. Şu Japonca deyim çok hoş, paylaşmak istiyorum.

jon-ken-pon

taş makası yener,

kağıt taşı yener,

makas kağıdı yener.

Bir teşhir. Okuldayken sık sık tanık olduğu ve bugüne dek karşılaştığı bütün iğrençliklere rağmen en kötü anı olarak kalmış bir klasik. Bir çocuğun küçük düşürülmesi. Diğerlerinin acımasızlığı.  Gülmek için yapılan bu eylem, onun her zaman düşündüğü bir şeyi teyit ediyordu. Bir şaka suça doğru atılan ilk adımdı. Sanki hayattan daha o yaşlarda öç almaya başlıyordu.

Bu cümle çok dokunaklıydı.

ÜÇ NESİL ÜÇ HAYAT ( REFİK HALİD KARAY )

326785

Karay, Abdülaziz, 2.Abdülhamit ve Cumhuriyet devirlerini bizzat yaşamış , görmüş, tecrübe etmiş biri olarak bu devirler arasındaki farklılıkları mukayeseler yaparak eğlenceli bir dille aktarmış. Daha önce Memleket Hikayelerini okuduğum yazarın üslubunu zaten sevmiştim. Ancak bu kitapla kalemine hayran bıraktı beni. Mizahi bir dille yazması okumayı keyiflendiriyor ve sıkmıyor.  Guguklu Saat adlı kitabını da listeme ekledim. En kısa zamanda okumayı düşünüyorum.

Eski dönemleri çok sevdim. 2.Abdülhamit dönemini, Meşrutiyetin ilanıyla birlikte batılılaşma hareketlerinin nasıl hayatı değiştirdiğini, özellikle Cumhuriyet döneminde yaşlı vatandaşların yeniliklere bakışlarını anlattığı yerlerde çok güldüm. Karay muzipliğini konuşturmuş.

Muşamba fener adını ilk kez bu kitapta okudum, çok sevdim. Altlarında ustanın mührünün olduğu zarif fenerler, Osmanlı döneminin gururlu şahitleridir. Oysa şimdiki devirde Geceler Gündüz Oldu türküsü hakikat bulmuştur.

Doğum, çocuk, okul, memuriyet, gece ve sokak, yemek sofrası, tedavi, aşk, düğün, hamam, giyim kuşam gibi konuların işlendiği bu kitapta hayal gücüm iyice pekişti. Bazen kendimi Beyoğlun’da gezerken düşündüm. Çarşafım ve peçemle. Aşk mektuplarımı sadece bohçacı ile gönderebildiğim bir zamanda ,o da komşunun oğlundan başkası olamayacağından dolayı fazla umut edemedim. Biraz hüzünlendim doğrusu ama her şey sanki daha saf, daha sadeymiş hayatın zorlukları karşısında. Mesela bir kız komşu oğlunu severse, ele avuca sığmaz aşkını belli etmek için pencere önüne bir parça kuru ekmek, bir limon ve bir kömür parçası koyarmış. Delikanlı bunları görünce anlarmış ki, komşu kızı kendisinin aşkıyla kömür gibi yanmış, limon gibi sararmış ve ömrünce kuru ekmek yemeğe razıdır.

Bir semtin Metamorfozu bölümünde de Cadıbostanı yani şimdiki Caddebostanı’nın gelişimi öyle eğlenceli anlatılmış ki okuyucu gülmekten kendini alamıyor.

Çocukluğunun savaşları bölümü de çok ilginç. ‘RUS- JAPON HARBİ sırasında unutamadığım bir şehir ismi hala kulaklarımda inliyor: Vay-Hay -Vay… Türkçe üçü mükemmel nidadan oluşan bu tuhaf sesli şehir, galiba İngiliz işgali altında ve Kore yarımadası karşısında bir Çİn memleketiydi.Artık gramer öğrenmiş olduğum bir çağda bulunduğum cihetle, o şehrin hecelerini sırasıyla alarak cümleler tertip ederdim; Vay benim köse sakalım! Hay gidi yaramaz hay! ve edebiyat meraklısı da olduğumdan keşke üçüncü hece, tekrar Vay yerine EYVAH olsaydı da Makberden bir beyt okusaydım..’

Bir de Türk Yunan Harbinden bir bölüm yazmak istiyorum. ‘ İtalya ile Habeş arasında muharebe çıkmıştı. Fakat kimse bununla meşgul olmaya vakit bulamamış, Menelik, istilacıların Adua’da kılıçtan geçirerek meseleyi çarçabuk halletmişti. Bu savaştan aklımda kalan sadece Menelik’in bütün dinlediğim masallardaki korkunç tiplerden daha ürkütücü olan -başında üç katlı garip takke, elinde pala, sırtında maşlah, gözlerine gayya kuyusunun derinliği ve loşluğu sinmiş- resmidir. Fakat bu korkumu kimseye sezdirmemiştim; zira öğrenirlerse yaramazlıkta  pek ileri gittiğim vakit, artık üzerimde tesiri azalmış olan ‘cadı’ ve ‘ çarşamba karısı’ yerine ‘Menelik geliyor!’ diyebilir ve ödümü koparabilirlerdi. Şimdi daha iyi anlıyorum ki çocukluğumun harpleri hakikaten çocukça harplermiş.’

Ve bir de Cemal Paşa ile karşılaşması var ki onu da yazmadan edemeyeceğim.

‘Dahiliye Nezareti makam odasına girince, ilk işim, heyecanımı yenerek yüzüne bir göz atmak oldu. Tamam, ta kendisiydi, o idi; yalnız fotoğrafındaki kadar iri, sert, korkunç görünmüyordu. Bana ayağa kalkmış olmamak için ayakta duruyordu, niyeti görüşmeyi kısa kesmekti. Fakat yer göstermediği halde, masa karşısına dizili sandalyelerden birine şaşkınlıkla çöküvermeyeyim mi? Etikete uymayan bu hödükçe hareketimi, kendisi de koltuğuna oturmak suretiyle ustaca idare etti, lakırtıyı benden bekledi.Hiç de dürüst ifade sayılamayacak cümlelerle, tutuk, ve kekeme, bir şeyler mırıldandım.Boşuna kendimi aldatmaya lüzum yok; gönül , seve seve girmediğim böyle resmi dairelerde ve makam sahipleri  önünde acınacak kadar beceriksiz, görgüme ve zekama uymayacak derecede mıymıntı idim. Cemal Paşa, içinden şöyle demiştir : ‘Bu çocuk hiç de mi gün görmemiş, edep ve erkan öğrenmemiş, adam arasına girmemiş? Halbuki kalemi eline alınca kelimeleri terbiyeli maymuna çeviriyor: cümlelere intizamla geçit resmi yaptırıyor ve dünyaya dürüst hareket öğretmeye kalkışıyor.’

Ben keyifle okuyup bitirdim. İnternetten tarama yapınca kitap hakkında çok yorum bulamadım, üzüldüm. Sanki bu şahane eser boynu bükük kalmış gibiydi. Onu tanıtmak için azıcık da olsa katkım olmuşsa ne mutlu bana.

okuduğum kitaplar ve filmleri

Kitaplar ve filmler olmasa içimdeki hüznü nasıl dökerdim kim bilir? Okuduğum birçok kitap film haline dönüşüp hayal gücümdeki yerinden sıyrılıyor. Çünkü ben okuduklarımla bütünleşip, onlarla yaşarım ve okuduğum kitap hakkında konuşulursa hemen hayal alemim devreye girer, hatırlarım. O dönem dinlediğim şarkılar gelir aklıma, ya da okuduğum mekan. Uzaklaşırım yine. Ancak filmleri izleyince hayallerimde oluşturduğum dünya devri dışı kalıyor. Artık kitabı filmlerle bütünleştiriyorum ve sürekli karşılaştırma yapıyorum. Genellikle filmleri beğenmem benim hayalimdekinden farklı olduğu için. Sanırım edebiyat filmlerden daha doyurucu.

Benim bu tezimi yok eden bir film var elbette. Gülün Adı. Kitapta yolları, elbiseleri, kütüphaneyi, manastırı nasıl hayal ettiysem filmde de öyleydi. Bunu Umberto Eco’nun betimleme yeteneğine borçluyuz. 1980 yılında yayınlanan kitap, kısa zamanda o kadar çok ilgi görüyor ki, 1986 da filmi çekiliyor. Filmde de Sean Connery’nin  usta oyunculuğu beni çok etkiledi. Biraz uzun ve durağan bir film. Ancak kitabı okuyup sevenlerin mutlaka izlemesini tavsiye ederim.

Gelelim diğer senaryolaşmış kitaplara;

Guguk Kuşu (ken Kesey): 1962 yılında yazılmış kitap. Bir itirafım var, kitabı henüz okumadım. Ancak elimde var ve en kısa sürede okuyacağım. Antalya Devlet Tiyatrosunda 2003 yılında sahnelenmişti. 3 kez izledim, muhteşemdi. 1975 yılında senaryoya aktarılmış ve başrolde Jack Nicholson var.Film, İsveç’te tam 12 sene sinemalarda gösterilerek, Dünya’daki gösterim rekorunu elinde bulunduruyor. Benim için bir başyapıt olan bu filmi, Ken Kesey’in izlemediğini okumuştum bir yerde. Daha doğrusu izlemek istemediğini.Çünkü romanda kızılderili şefin ağzından anlatırken (tiyatrodaki gibi), filmde anlatıcı yoktur ve film Mcmurphy ekseninde oluşturulur.

Kızıl Nehirler (Jean-Christophe Grange): Bir çırpıda okuduğum kitabın filmine ancak Jean Reno yakışırdı ve öyle de oldu. Filmi çok beğenmedim ama daha fazlası da yapılamazdı herhalde.

Hayatın Kaynağı (Ayn Rand) : Filmin senaryosu yine Ayn Rand tarafından yazılmıştır.

Aşk ve Gurur (Jean Austen) : Kitabı sevdim ama ben filmi daha çok sevdim. Üç kez izledim ve her seferinde hüngür hüngür ağladım.

Açlık Oyunları (Suzanne Collins): Kitabı okuyarak çok bir şey kazandığımı söyleyemem. Film en azından 2 saatte bitti :))

Cennetin Doğusu ( John Steinbeck) : Yazarın başyapıtı olan bu eser, aklımdan aylarca çıkmadı. Filmini yeni izleyebildim. Kitabın ikinci bölümü konu alınmış sadece ve çok şey atlanmış.Kitaptan ayrı tutulursa güzel bir film.

Kelebek (Henri Charriere): 1968 yılında yayımlanan ve yazarının başından geçenleri anlatan otobiyografik romandır. Biraz farklılıklar olsa da 1973 yılında çekilip Dustin Hoffman’ın başrölü paylaştığı yapım izlenmeye değer.

Koku (Patrick Süskünd) : Konusu itibariye çok ilginç olan kitap dünya çapında tanınmasını haketmiştir. Kendi kokusu olmayan ama herşeyin kokusunu alan bir insanın, istediği kokuyu üretme uğruna işlediği cinayetleri konu olan bir romandır. Alman yönetmen Tom Tykwer  tarafından 2006 yılında Perfume: The Story of a Murderer adıyla sinemaya uyarlandı. Film de izlenmeye değerdi.

Trainspotting (Irvine Welsh) : Eroin bağımlısı gençleri konu alan kitaptır. 2004 yılında Total Film isimli dergi tarafından tüm zamanların en iyi dördüncü İngiliz filmi olarak gösterilmiştir.

Venedik’te Ölüm ( Thomas Mann): Kitap da film de sıkıcıydı:)

Limon Ağacı (Sandy Tolan): Kitap Filistin’de geçiyor, Bir Yahudi ve bir Müslüman’ın hayatının bir yerde birleşmesini konu alıyor. Bunun yanında Filistin meselesine ilişkin çok iyi bilgiler içeriyor. Ancak filmin sadece ismi ve Filistin’de geçiyor olması benzer yanlar. Onun dışında bir benzerlik bulamadım ben. 

Nietzsche Ağladığında (İrvin Yalom) : Muhteşem kitap. Nietzsche’nin migren ağrıları için ‘ Beynim şu an gebe, bir düşünce doğuracak.’ demesi çok hoş. Ama film çok vasattı.

Filmini izleyip, kitabını okumak istediklerim de var. Bunlar; Betty Blue, Fight Club, Godfather, Anna Karenina.