DOĞUDAN UZAKTA (Societatis Legere okuma grubunun 2. kitabı)

Okuma grubumuzun şubat ayı kitabı Amin Maalouf ‘un son kitabı Doğudan Uzakta idi. Çok keyifli ve sürükleyici bir kitap seçtiği için Cemal Tepe’ye teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum.

amin-maalouf-quotes-5Biraz yazarımız Amin Maalouf’u tanıyalım. 1949‘da BeyrutLübnan‘da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan’da iç savaşın çıktığı 1975‘te Paris‘e göç etti ve halen Paris’te yaşamaktadır. Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar ile tanındı. 1986‘da yayımlanan ve aynı yıl Fransız – Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo bugün bir “klasik” olarak kabul edilmektedir.Maalouf’un 1988‘de yayımlanan ikinci romanı Semerkantda coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi.  1993‘te yayımlanan romanı Tanios Kayası  ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü‘nü kazandı.Ayrıca 2002‘de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho’nun bestelediği Uzaktan Aşk Maalouf’un ilk librettosudur. Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Birçok kitabında OsmanlıTürkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Osmanlı ve Yavuz Sultan Selimin Kahire seferinde 8000 kişiyi katletme derecesinde öldürdüğünü Afrikalı Leo kitabında iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda sürekli analizler ve tespitler yapmaktadır.

Ben Amin Maalouf’u üniversitedeyken bir arkadaşım aracılığıyla, Doğunun Limanları adlı kitabıyla tanımış ve hayranı olmuştum. Birçok arkadaşım da o yıllarda bütün kitaplarını okumuş, bana da okutturmuştu. Bu vesile ile elimde tutup,içime işleyen kitapları şunlardır:

Afrikalı Leo,SemerkantTanios Kayası , Ölümcül Kimlikler, Yüzüncü Ad, Işık BahçeleriBeatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl.

indirOkuma grubumuz sayesinde özlediğim yazarımızla tekrar buluşmuş oldum. Yapı Kredi Yayınları ve Ali Berkay çevirisi ile okuduğumuz kitabın puntoları öyle büyüktü ki, büyüteç takıp okumuş gibi hissettim kendimi. Sanırım son zamanlarda okuduğum kitapların yazıları hep pire gibiydi.Hikaye beni çocukluğuma götürdü,eski, geçmiş dostlarımı özlemle yad ederek okudum. Bizim de lisedeyken bir grubumuz vardı, dünyayı kurtaracak planlar yapmadık o yıllar ama onların Medeni Hukuk Lokantası varsa bizim de Şelale kafemiz vardı büyüdüğümüz şekillendiğimiz.

Mezopotamya’da medeniyetler oluşmaya başladığından beri savaşlar hiç bitmemiş, buna din, para, petrol gibi bahaneler üretilmiştir. Bu karışıklıklardan roman kahramanlarımız da nasibini almış, hepsi hayatlarının en güzel çağında dünyanın bir köşesine savrulmuş, kalanlar da bütün sorumluluğu sırtlarında taşımış, gidenleri suçlamıştır. Olayın Lübnan’da geçtiğine dair hiç bir not yok, sadece Cebel şehrinden bahsedilmiş. Ama yazarın Lübnanlı olduğunu bilen herkes sanırım kendi hayatından bahsettiğini anlamıştır.  Kitabın gerçek ismi Les Desarientes , Türkçe karşılığı kafası karışmış veya yolunu kaybetmiş.Beni en çok etkileyen şeylerden biri, aradan geçen 30 yıla rağmen arkadaş gruplarıyla bağlantıyı hiç kesmemeleri, sürekli mektuplaşmalarıdır. Bu arkadaş grubunda kimler vardı: Adam (ana karakterimiz), Murad, Tania, Bilal, Albert, Naim, Semiramis, Ramzi, Ramiz. İsimlerden de anlaşılacağı gibi, içlerinde Hristiyan, Müslüman ve Yahudi var.Sanki insanlar kendilerini teşhir için dine göre isim koyuyorlar,bu da bir bölücülük değil midir? Zaten Adam da neden kendisine bu ismi verdiği için hayattayken babasına soramadığından hayıflanıyor. Yirmili yaşlardaki romantik arkadaşların kurdukları Bizans grubunun ana öğesi din değildi, aynı coğrafyada büyümek yeterdi onlar için.

Adam Paris’te yaşayan bir Antik Çağ Tarihçi’si.Bir telefon geliyor ve hayatın akışı değişiyor Adam için, geçmişe olan özlem pekişiyor, korkuların önü kesiliyor. Ölüm döşeğindeki Murad eğer Adam’ı aramasaydı hayatı değişir miydi Adam’ın? Sanırım Adam bunu hiç sorgulamıyor.  İlk uçakla Lübnan’a gidiyor ama yetişemiyor arkadaşının son saniyelerine. Aslında Adam kendi ülkesine dönerken, kendi içine dönüyor. Belki hep bir kıvılcım beklemişti dönüş için, Murad’ın ölümü bu ateşi tutuşturuyor. Gençlik yıllarındaki arkadaşlarının da hayatlarında hep çalkantılı zamanlar olmuş. Göçler, ölümler, yalnızlıklar. Buna rağmen hepsi şanslı kesimden, iyi eğitim almış, üst sınıf ailelere mensuplar özel olarak seçilmiş gibi.

Adam ülkesine dönünce geçmiş arkadaşlarıyla buluşmak için planlar yapıyor, hepsini buluyor. Eski mektupları okuyarak, geçmişe yolculuklar yapıyor. Tabi arada fireler var. İç savaşta ölen Bilal’in yerine  kardeşi Nidal’i düşünüyor. Bilal yazar olmak istiyor ve sırf yazdıklarında Hemingway romanları gibi okuyucuya gerçekçi olmasını hissettirmek için katıldığı ilk çatışmada ölüyor. Yazık oluyor. Nidal ile bir esnaf lokantasında buluşuyor, Nidal kendisini İslam’a adamış bir fedai. Ancak öyle güzel konulara değinip, öyle güzel tartışıyorlar ki hiç sinirlenmeden, sakince, kırıcı olmadan, empati kurarak. Belki Nidal’in gizlice Adam’ın konferanslarına gidip, onunla buluşmak için kendisini hazırlamasıdır bu kadar etkin bir tartışma olmasını sağlayan. Nidal Adam’a kızgın, çünkü Adam’a göre ‘iki tarafta da kusurlu’.

Okuma grubumuzun üstünde durduğu bir konudan bahsetmeden geçemeyeceğim. Aslında kitapta çok yer kaplamamış, üstün körü geçilmiş bir şey olmasına rağmen, Semiramis’in Adam’la kaçamak yapmak için Adam’ın eşi Dolores’ten izin istemesi. Bu bize biraz yavan geldi. Ne amaçla buna değindiği üstünde vaktimiz olsa inanıyorum ki daha çok konuşurduk. Belki de gençlik yıllarından kalan bir uhdeydi. Ama gizli olsaydı belki daha heyecan katardı kitaba.

En renkli kişiliğimiz bence Albert’ti. Çocukluğunda yalnızlığa terk ediliş, bunun üstüne söylenen yalanlar ve en son her şeyden vazgeçerek hayatına son verme isteği , kaldı ki ölmeden önce arkadaşlarına kendi ölüm ilanını yazması belki de kurtuluşu için hala bir umudu olduğunun kanıtıydı.

Ramiz ile Adam’ın petrol ile ilgili konuşmaları bence üstünde durulması gereken bir gözlem.

‘Petrol Arap dünyası açısından bir lanet oldu. Petrol parası her yerde iç savaşlara, kanlı sarsıntılara yol açtı, kaprisli ve megaloman yöneticilerin önce çıkmasını kolaylaştırdı. Çünkü insanlar bir günde büyük paralara sahip oldular ve bunun için hiç çalışmak zorunda kalmadılar. Sonuçta, bir tembellik kültürü yaygınlaştı. Eğer senin yerine yorulacak birine para ödeme gücün varsa niye kendin yorulasın ki?

Ama ben en çok Ramzi için üzüldüm. Yaptığı her şeyin hayatını mahvettiğine ve her şeyin faydasız ve boş olduğuna inanan bir insanın kendini bu dünyadan soyutlaması normal değil mi? Tania ya göre de çekip gidenler en kurnaz olanlardı. Bu yorum aklıma pek alakasız olsa da Murattan Mungan’ın  Terkeden şiiri getirdi.

Sonuna kadar umutlarımı yeşerten bir kitaptı. Ancak sonu yarım kalmış hissi uyandırıyor. Sanki sonunu da siz tamamlayın, ben artık yoruldum der gibi. Bu kitap üzerine konuşacak, yazılacak aslında daha öyle çok var ki, düşündükçe aklımın derinliklerinden mırıltılar duyuyorum.

Lübnan meselesiyle ilgili İncendies adlı film kitabı okurken sürekli bana çağrışımlar yaptı. Yanlış zamanda doğduğumuzu düşünmüyor musunuz?

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s