DRİNA KÖPRÜSÜ (OKUMA GRUBUMUZUN 5.KİTABI)

DIGITAL CAMERAOsmanlılar der ki; üç şey saklanmaz: Aşk, öksürük ve fakirlik. S: 273

Daha önce hiçbir yere gitmek istememiştim Drina’ya gitmek istediğim kadar. Belki Balkanlardan göç eden dedelerimin oraları görememesi etkendir. Onlar hep ata toprağı özlemi ile yaşadılar. Belki ben bir gün Makedonya’ya ayak basarak onların ruhlarını mutlu ederim.

Sürekli çocukluğuma gittim kitabı okurken. Mübadele döneminde Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan ailemin anlattıklarıyla, hep hayalimde kurduğum Balkanlar bu kitap sayesinde pekişti. Bizim köye benzettim oraları.  Bursa’nın Orhangazi ilçesine bağlı Keramet Köyü, Boşnak, Arnavut, Yörük, Muhacir mahalleleri… Ama Müslümanlıktan dolayı kız alıp vermeler doğal karşılandığı güzel bir mozaik olmuş bizim köy. Anne tarafım Arnavut, baba tarafım Selanik göçmeni. Annemin babasına büyükbaba derdik, büyükbabamın erkek kardeşine de Aco. Acom beni görünce Arnavut musun? Muhacir mi? Diye sorardı. Arnavut’um deyince paralar inerdi cebe. Çocuk aklımla para tatlı gelirdi, sormazdım Arnavut ne Muhacir ne demek. Keşke anlatmaları için sormaya daha çok vaktim olsaydı…

ALTI ÇİZİLESİ CÜMLELER

Mevsimler gelir, geçer, kuşaklar birbirini kovalar, ama yapılar değişmezdi. Zamanın yapamayacağını, önceden görülmeyen uzak olayların beklenmedik kargaşalıkları yaptı. S:77

Dünyada insanların görevi, her çeşit yıkımlarla savaşmak olduğuna kendini inandırmıştı. Bundan umudu olmasa bile yine savaşmak gerekirdi. (Davut Hoca Mütevelli- Kervansarayın bakımını üstüne alan kişi) S:78

Birlikte geçirilen bir felaket kadar insanları birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur. S:81

Hayat anlaşılmaz bir mucizedir, boyuna harcanır, erir, buna rağmen yine dayanır, sürüp gider. Tıpkı Drina’nın üstündeki köprü gibi. S:88

Üstün bir düşman yaklaşırken ve büyük yenilgilerin arifesinde iken, kardeş kardeşe düşman olur. Anlaşmazlıklar ortaya çıkar. S:127

Sözün kısası Müslümanlar Nemselilerden (Almanya veya Avusturya ahalisinden olan) , Sırplar Müslümanlarla Nemselilerden, Museviler ise hepsinden ve herkesten korkuyordu. Çünkü hele savaş anlarında herkes onlardan güçlüydü. Eğer insan sadece kendi korkusunu dinleseydi, kimse o gün burnunu bile kapıdan uzatamazdı. Ama insanoğlunun kendisinden başka efendileri de vardı. S:133

Çeşitli tapınaklarla çeşitli dinlerin henüz dünyayı ayırmadığı… S:135

Eskiden onarılır, yıkılmaya yüz tutan desteklenir, ama böyle hiçbir ihtiyaç olmadan her şey alt üst edilmezdi. S:149

Eğer gittiğin bir cehennemse daha ağır gitmek daha hayırlı olur. Eğer Avusturyalıların bu makineyi senin gideceğin yere çabuk gitmen ve işini daha çabuk görmen için icat ettiğinine inanıyorsan aptalın birisin. Sen yalnız bir yerden öbür yere gittiğini görüyorsun. Ama makinenin seninle birlikte, senin gibilerden başka neler getirip götürdüğünü hiç sormuyorsun!.. Trenle yolculuk et dostum. İstediğin kadar et.. İnşallah bir gün seni büyük bir hayal kırıklığına uğratmaz! Bir gün gelecek Avusturyalılar seni, trenleriyle istemediğin ve gitmeyi hiç düşünmediğin yerlere de sürükleyecekler.S:232

Müslüman terbiyesi ile Viyana sadeliğinin iki su damlası gibi birbirine karışmasından gelen bir görüştü S:244

Çocukluk anıları daima onda tedirginlik ve hüzün yaratırdı. S:282

İnsan zaafının bu en acıklı, en feci yanı, şüphesiz ilerisini görmek yeteneğinden yoksun oluşudur.  Allah vergisi bilgi, sanat ve istidatla taban tabana çelişen bir kabiliyetsizlik.  S:293

Sanatoryum denen yeri, güzel ve günahkar kadınların gayri meşru aşklarının kefaretini ödemek için kapandıkları esrarlı, hazin bir yer olarak hayal ediyorlardı. S:299

Üstünden binlerce defa dönüp bakmadan geçtiği bu köprü, şimdi, bütün ağırlığıyla omuzlarına çökmüştü. Tıpkı uğursuz ve anlatılmaz bir sır gibi, bir çeşit uykuda… uyanışı olmayan bir uykudaymış gibi. S:339

İLGİNÇ BULDUĞUM KISIMLAR

S:17 Stoya ve Ostoya efsanesi (sırpça dur ve kal demek) Sulardan bir ses yükselerek Mimar Rade’ye Stoya ve Ostaya adlı biri kız biri erkek iki kardeş bulup ortadaki sütunların içinde öldürmesini öğütlemiş. Bosnada bu çocukları aramışlar ve bir köyde bulmuşlar sonunda. Masal çocukları suların için gömmüşler diye devam eder… Yalnız mimar onlara acıdığından annelerin gelip onları emzirebilmesi için sütunların arasında geniş boşluklar bırakmış.

Köprünün yapılışını sabote etmeye çalışan Radisav’ın kazığa oturtulma sahnesi en ince ayrıntısına kadar anlatılıyor. Eğer seymenbaşı adamı yakalayamasaydı kazığa oturan kendisi olacaktı.

Zalim Abid Ağadan sonra yerine gelen Arif Bey’e halk ‘mumya’ adını takıyor.

1571 de köprü tamamlanıyor. Şair Baki köprü için şiir yazıyor. S:73

Karakol kurulduktan sonra gün geçmiyor ki isyanlar olmasın. Karakolda isyancılar öldürülüyor ve sahibi olmayanlar nehre atılıyor.

S:98 isyancıların kesik başı karakolu süslüyor ve karakol süsünden hiç yoksun kalmıyor. Cellat Hayrettin normalde şişman uyuşuk ama iş başındayken çevik, eli hafif, acısız.Çocukları korkutmak için, şeftali çalan çocuklara ‘Hay seni Hayrettin alsın İnşaallah’ diyorlar S:98

Soğan ve alkolün koleraya iyi geldiği düşünülüyor ve köprüdeki nöbetçiler bu haklarından fazlasıyla faydalanıyorlar.

Her bölüm sonunda çok dokunaklı cümlelerle hayatın geçip gittiği ama Drina köprüsünün hala sapa sağlam yerinde olduğundan bahsediliyor.

Drina’ya atlayan güzeller güzeli Fato’ya yazık oldu.

Kitapta erikten çok bahsedilmesini ben farketmesem de Sn. Nusret Yakışıklı’nın gözünden kaçmamış.Bunu da erik rakısına bağlıyor. Birçok yerde içtikleri rakıyı bizim rakı gibi düşünmüştüm, yanılmışım.

2035189-Travel_Picture-VisegradKapiya köprünün ortasındaki basamaklı alanda birçok olay geçiyor.

S:149 da yaşlıların yeniliklere neden karşı çıktıkları, nasıl alışamadıkları son derece anlamlı aslında.

S:180-190 Osmanlı yönetiminden bıkmışlar. Avusturyalılar özgürlük geliyor, yavaş yavaş benliklerini kazanıyor, sindire sindire eski alışkanlıklardan geçiliyor. Sonra ulus, milliyetçilik akımı başlıyor.

 

S:292 Osmanlının balkanlardan çekilişi Sırp çocukları Avusturya’da okuyup milliyetçilik, sosyalizm öğrenirken Türkler hala Drina’ya bakıp geçmişi anıyordu.

Bu kadar kısa kitaba bunca hikaye sığmış. Hepsinden ayrı ayrı kitap yazılabilecek yoğunlukta hikayeler. Ama bazen her hayat başka hayat içinden geçiyor ve bu kafa karışıklığına yol açabiliyor.

Köprü yıkılır, onca felaketten kurtulan köprü 1. Dünya Savaşında yıkılır. Geriye saçma bir düşmanlık kalır.

Restorasyon Biyediç Üniversitesi ve Türkiye tarafından (TİKA- Türk İşbirliği Ve Koordinasyon Başkanlığı) gerçekleştirilmiş.

 

KİŞİLER

Lotika- otelci kadın

Fedun- intihar eden asker

Milan kumarda kaybeden ( Milan Glasinçanin bütün servetini kumarda kaybeden, işgalden sonra akıl hastanesinde ölen, torunu sosyalist gençler grubunda.)

Avdaga’nın kızı Fato kendini Drinaya atan

Ali Hoca Kapiyada kulağında asılan. (Ali Hoca direnişe karşı çıktığı için, Vişegrad’dan çekilirlerken direnişçilerin reisi tarafından Avusturya’lıları karşılasın diye Kapiya’da kulağından eski karakoldan kalan bir kazığa çivilenir. Artık Avusturya hakimiyeti başlar.Daha sonra Sırbistan bağımsızlığını kazanır. 1914 yılında Saraybosna’da Avusturya-Macaristan veliahtinın bir Sırp tarafından öldürülmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olur. Avusturya’lılar Vişegrad’ı topa tuttukları bir sırada köprünün orta ayağının yanındaki ayak (şehre uzak olan) hasar görür . Daha önceleri Vişegrad’ın işgali sırasında köprünün o ayağında, bakım yapıldığı görünüşü verilerek patlayıcı madde yerleştirildiği halk arasında anlatılırmış. Köprünün tahribi o kadar güçlüdür ki ayaktan kopan büyük bir parça çarşıda Ali Hoca’nın dükkanına kadar ulaşır. Ali Hoca o gün, bu şaşkınlıkta evine ulaşmaya çalışırken yokuşta tıkanır ve ölür. Böylece Osmanlı’dan bir son iz de yok olmuştur.

Rahip Nikola, Molla İbrahim Müderris Hüseyin Efendi, Hahambaşı David Levi (Avusturyalıları karşılayan heyet )

Deli İlinka – Çocukları doğumda ölen ve üç gün sonra onları her yerde arayan kadın (stoya ostoya efsanesinin kendi çocuklarına uygulandığını düşündü.

Mile 16 yaşında sırf şarkı söyledi diye sanki elebaşıymış gibi karakolda ilk işi görülen.

Avram Goan Musevi, kapiyada altın bulan (şeytanın altını) kumarcı oldu ve ortadan kayboldu

Tekgöz Salko (Salko Salih’in sıprçalaşmış hali) Öldür kendini öldür deyip içirdiler rakıyı. Ve buzda dans geçerek geçişi yıllar sonra onu gören çocukların hafızasından silinmedi.

İtalyan Pietro – Avusturya Kraliçesi Elizabeth İtalyan bir anarşist  tarafından öldürüldü ve kendini İtalyan olduğu için suçladı.

Yahudi Pavle – çalışıp çabalayan zengin biri. Kasabaya banka geldikten sonra bile insanlar borç parayı Pavleden alıyorlardı. Savaşta her şeyini kaybedip rehin düştüğünde  boşuna çalıştım uğraştım dedi.

Kitabın Sırpça aslında 228 tane Türkçe kelime var.

S.231 trenin gelişi çok eğlenceliydi. İlk gün bedava öbür boyu pahalı diye Ali Hoca trene binenlerle dalga geçiyyordu.

Milli dansları KOLO

Köprüyü Mimar Sinan mı yapıyor? 11 gözlü köprünün hangi mimar tarafından yapıldığı kitapta geçmiyor.

Birinci Dünya Savaşına yol açan suikast ve daha birçok şey çok akıcı anlatılmış. Yakın tarihimize ışık olan bir başyapıt. Özellikle Yugoslavya’daki milliyetçilik akımına yakından tanık oluyoruz.

Birçok hikaye kahramanı tam unuttum derken başka bir hikayede karşımıza çıkıyor. Bazen şaşkınlık, bazen tebessümle okudum.Çok içten, çok samimi, sohbet ve mizah havasında yazılmış bir roman.

Andric_IvoİVO ANDRİÇ HAYATI

(d. 9 Ekim 1892 – ö. 13 Mart 1975), Nobel Edebiyat Ödül sahibi Hırvat yazar.

1892’de Travnikyakınlarında Dolac’ta doğdu. Zagreb, Viyanave Krakow’da sürdürdüğü eğitimini Graz Üniversitesi‘nde verdiği “Osmanlı Yönetimindeki Bosna-Hersek’te Kültür Yaşamı” konulu doktora tezi ile tamamladı. 1.Dünya Savaşı sırasında milliyetçi etkinliklerinden ötürü Avusturya-Macaristan yetkilileri tarafından bir süre gözaltında tutuldu. Savaşı izleyen yıllarda Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştı. Budapeşte, Madrid,Cenevre ve Berlin’de dış görevlerde bulundu.

Yazarın en büyük özelliği kitaplarindaki olayları tarafsızlıkla anlatmasıdır. En acımasız hatta insanlık dışı sayılabilecek eylemlerde dahi yazar yalnızca olayı, o sırada insanların ne düşündüklerini ve hareketlerinin sebeplerini anlatmakta; fakat herhangi bir görüş belirtmemektedir. Hümanist olan Ivo Andrić eserinde çeşitli dinlerin ve soyların kaynaştığı bu bölgede en küçük bir din ve ırk ayrımı yapmadan, anlattığı olaylarda yer alan bütün kişilere eşit bir sevgi ve ilgi göstermiştir.

Daha önce Irgat Siman Adlı kitabını okumuş, pek konsantre olamamıştım. Bu kitabın da böyle olmasından korktum açıkçası. Çünkü okuma grubumuzda bu ay benim istediğim kitap sıradaydı ve yıllardır okumak istediğim Drina Köprüsünü seçtim. Bence çok isabetli bir karardı.

Köprü ve yaşamlar üzerine yazılan roman Belgrad’da 1942-1943 de yazılıp, 1945 te yayınlanmış. (tam Avrupa kaynarken ikinci dünya savaşı sırasında. ) Sokullu Mehmet Paşa’nın Vişegrad’da yaptırdığı köprü ve çevresindeki yaşamlar üzerine yazdığı romanıdır.

İnşaatı sabote eden Radisav, kazık, su baskınları, Sırp isyanları vs. sanki köprünün dilinden anlatılmış. Romandan ziyade tarih kitabı veya sosyoloji kitabı niteliğinde değerlendirilebilir. Olaylar kronik sıraya göre değil de, masal, efsane, gelenek ve göreneklerle beraber aktarılmış. Tarafsızlık en büyük özellik. Nobeli fazlasıyla hak etmiş.

Kitabımız iletişim yayınları tarafından basılmış. Çeviri Nuriye Müstakimoğlu/ Hasan Ali Ediz tarafından yapılmış.

Trt’nin hazırlamış olduğu Drina Köprüsü Belgeseli’ni izledim. Genellikle spor üzerinden tarihi savaşı, anlatıyor. Çok ilginçtir ki 1991’den sonra kendini toplayabilen Yugoslav ülkeleri Avrupa Birliğine girmişler, sporda üstün başarılar elde etmişler. Naim Süleymanoğlu, Halil Mutlu gibi Türkiye’ye iltica eden sporcuların Türkiye’de doğduklarını düşünüyorum da acaba böyle dünya çapında ünlü olabilirler miydi? Bu Balkan sentezi bize bu yönüyle birçok şey kazandırmıştır kaybettirdiklerinin yanında.

Makedonya’yı tanımak için Erdal Özyağcıların Elveda Rumeli adlı dizisini keyifle izlemeye başladım. Bu kitap hayatımın akışını değiştirdi desem yerinde olur.

 

KIRMIZI PAZARTESİ (Societatis Legere okuma kulübünün 4. kitabı)

ResimMayıs ayı kitabımız Kırmızı Pazartesi ‘ydi .Hepimizin keyifle okuduğu ve güzel bir sohbeti destekleyen bir kitaptı.  Gabriel Garcia Marquez’in Nisan ayında ölmüş olması da acı bir durumdu. Ben o hayattayken sadece Yüzyıllık  Yalnızlık kitabını okumuştum. Bizim kitabımız Can Yayınlarının 39. baskısıydı. Çeviri İnci Kut tarafından yapılmış. Akıcı, anlaşılır bir dille yazılmış.

 

Beni öldürdüler,Wene Hala…

Kitap kısa ama zor okunuyor, fazla insan, isimlerin uzun ve akılda kalmayacak şekilde değişik olması bunda en önemli etken diye düşünüyorum. İlk sayfalar çok durağan geldi. Yirmi yedi yıl önceki olayı röportaj tekniğiyle anlatması, o yöreyi, o töreyi ve insanları tanımamızı sağlıyor. Bir cinayet anlatılıyor, Marquezin çocukluğunda geçen gerçek bir cinayet. Daha ilk sayfalarda ölen de belli, öldüren de.Angela ailesinin istediği uzaklardan gelen Bayardo San Roman  ile evlendiriliyor ve evliliğin ilk gecesi bakire olmadığı nedeniyle geri gönderiliyor. Angela bekaretini bozanın Nasar olduğunu söylüyor, çünkü Nasar kasabada güçlü bir insan ve ona kimse bir şey yapamazdı.Bunun üzerine ikiz kardeşleri Pablo ve Pedro Nasarı öldürmek zorunda kalıyor.

Yalnızca bir cinayeti değil, bir halkın ortak davranış biçimini de ortaya koyuyor.Asıl sorun kimin kimi öldürdüğü değil, ancak kasabanın sessiz kalıp hiçbir şey yapmamasıydı. Sadece Nasar bilmiyor neden öldürüldüğünü. Bizim ülkemizde böyle bir durumda bedeli kadın öderdi, bazen kadınla birlikte erkek de. Santiago Nasar, bütün suçu sırtında taşıyan kahramanımız. Aslında suçlu olduğunu kanıtlayan hiçbir şey yok. Ölümü engellemeye en çok çalışan sütçü Clotilde Armenta oluyor. İkizler de cinayet işleyeceklerini herkese söylüyorlar sanki buna birileri engel olsun diye.

Kitapta cinayet ayrıntıları ile anlatılmış, özellikle otopsi sahnesi. Otopsiyi anatomi dersi alan bir rahip yapıyor. Hiçbir geçerliliği olmayan bir otopsi. Sayfa 70 de otopsi sonuçlarına göre karaciğer büyümesi sonucu  zaten öleceği söyleniyor. Oysa doktoru onu 12 yaşında iyileştirmiş.Tropikal bölgelerde yaşayanların karaciğerinin İspanyollara göre daha büyük olduğunu öğreniyoruz.

Bazı konuşmalar çok ilginçti. Nasar’ın annesi Placida Linero diyor ki; Dupduru, suda yıkanmış beyaz keten kostümü giymişti, öyle ince bir teni vardı ki, kolanın hışırtısına dayanamazdı. Sanki o gün kefen giymişti demek gibi bir algı oluştu bende. Cinayet günü hava ile ilgili de çelişkiler var. Polis yağmurlu olduğunu söylüyor, ikizlerden Pablo hava açıktı diyor. Bu da anlatıcının Nasarın suçsuzluğunu kanıtlamak için kullandığı yöntemlerden biri. Anlatıcı , Luis Enrique ,Cristo Bedoya ve Nasar Angela’nın düğününde kilisede beraberler ve herhangi bir tuhaflık görmezler. Onu yıllardır tanıyorlar , aynı okulda okumuşlar, tatillerde beraberlermiş, farklı bir şey olsa fark ederlerdi. Burada da anlatıcının taraflı yaklaşımı hakim. Ama Victoria Guzman, hizmetçileri, Nasar’ı bokun biri diye tanımlıyor, tıpkı babasının oğlu diyor. Margot’un annesi de çok ilginç bir kadın. O gün kasabaya piskopos geliyor ve herkes hazırlık yapıyor, erkenden kalkıyor, en güzel giysilerini giyiyor. Ama Margot’un annesi gitmiyor, çünkü onca horozu kestirip sadece ibik çorbası için ibiklerini alıp diğer kısımları çöpe attıran insanı görmenin anlamsız olduğunu düşünüyor.

27 yıl sonra Nasar’ın annesi Placida Linero Nasar’ın rüyasında hep ağaçlar gördüğünü söylemişti. Kahvaltıdan önce anlatılan rüyaları yorumlamakta üstüne yok ama oğlunun rüyasını kötüye yormuyor.

Angela Roman San Bayar’a düğünden sonra aşık oluyor, sürekli mektuplar gönderiyor, annesinden nefret ediyor.Adam 16 yıl sonra geri geliyor bir bavul açılmamış mektup ile.

Hikayenin nerede geçtiğini ben anlayamadım ama İspanyolca konuşulan bir yer olduğu kesin. Orada Araplara Türk diyorlarmış.

97.sayfada namus aşktır cümlesi toplumda namus kavramının güçlülüğünü ifade ediyor. 37. sayfada Angela’nın annesinin Aşk da öğrenilir kızım demesi , evliliğin baskı altında gerçekleştiğini anlatıyor.

Flora Miguel, Santiago Nasar’ın nişanlısı. Vicorioların onu öldürmeyip Angela ile evlendireceğini düşünüp öfkesinden ağlıyor.

Pedro Vicorio, bıçaklarken korkuyu aşıp öte yanda buldukları göz kamaştırıcı bir su birikintisi üzerinde yüzüyorlardı sanki, bıçak her defasında temiz çıkıyordu, diyor.

Gabriel Garcia Marquez’in İspanyol olduğunu sanıyordum, Kolombiyalıymış. Yazarın üzerinde en derin etki sağlayan eser Franz Kafka’nın Dönüşüm öyküsüymüş. Marquez en iyi romanının Kırmızı Pazartesi olduğunu söylüyor. Hiçbir romanında ipleri elinde bu romanındaki kadar tutamadığını ifade ediyor.Kim bilir anlatıcı da belki kendisiydi. Sanki ben de hikayede bir karakterdim, durdurmaya çalıştım, engellemek için uğraştım, yetişemedim. Sanırım Marquez’in amacı da buydu.

Orhan Pamuk Mısır Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Es Sisi’nin yaptığı darbeyi bu hikayeye benzetiyor. Darbe yapılacağının önceden bilindiğini ama batının kafasını çevirip bir şey duymak istemediğini belirtmiş.

Bu kitabın filmi de varmış.1987 yılında çekilen filmin baş rolünde Ornella Muti var. İzlemek henüz kısmet olmadı.

Geleneksel olarak her kitap yorumunda yaptığım gibi altını çizdiğim cümleleri yazıp sonlandırmak istiyorum.

Kilisenin debdebesi karşı konulmaz derecede büyülüyordu onu. Tıpkı sinema gibi. S:15 (Nasar)

Sanki kız doğmuş gibi bir sessizlik olduğunu hissetmişti. S:23 (Margot)

Geceleyin saçlarınızı taramayın, yoksa denize açılanlar geri dönmekte gecikirler. Her erkek onlarla mutlu olur, çünkü acı çekmek için yetiştirilmişler. S:34 (Angela’nın annesi)

Kasaplık mesleğinin insanın ruhunda  adam öldürmeye yatkınlık olduğunu gösterip göstermediğini sormuştum kasaplara. Ama onlar karşı çıkmışlardı. ‘Biz bir hayvan kestiğimizde gözlerinin içine bakmaya cesaret edemeyiz.’ S:51

Tıpkı iki çocuğa benziyorlardı. Ve bu düşünce onu korkutmuştu. Çünkü ancak çocukların her şeyi yapabileceklerini düşünürdü hep. S:53 (Clotilde Armenta)

 

 

BOZUK

zBK384556ND757_250

Hakkı İnanç 1984’te Ankara’da doğdu. Şuan Giresun’da yaşıyor ve yazıyor. Selçuk Baran,Orhan Kemal, Yaşar Nabi Nayır, Adnan Yücel, Ümit Kaftancıoğlu, Tarık Dursun başta olmak üzere pek çok öykü yarışmasında ödüle layık görüldü. Haber Türk’te Ümran Avcı ile söyleşinde bana çok dokunaklı gelen bir kısmı paylaşmak istedim.

14 yaşımdan beri anneannemle yaşıyorum. Babam kalp krizinden, annem Akdeniz ateşi denilen bir rahatsızlıktan vefat etti. Babam öldüğünde 9, annem öldüğünde 14 yaşımdaydım. Annemin ölümünden sonra anneannemle yaşamaya başladım. Yaşadığım olaylara rağmen çok başarılı bir öğrenci oldum hep. Annem öldüğünde ergenliğin göbeğindeydim ve yas tutmamayı tercih ettim. Daha doğrusu bu şekilde gelişti. Kabullenemedim ve içime bastırmaya çalıştım. Bunu bastırmaya çalıştıkça içimde birikti ve anlatamadığım bir şey oluştu. Gitgide içime kapanmaya başladım. Üniversite çağında ortaya çıktı ve kafamı hiçbir şeye yormaz, hiçbir şeyi sallamaz oldum. Daha sonra anladım ki yasımı tutmamışım. Geleceğe dair bir plan yapmamışım. O yaşıma kadar sürekli bir şey bastırmakla geçmiş ömrüm Bunu kavradıktan sonra hayata daha farklı bir gözle bakmaya başladım. Hayatıma edebiyatın dahil olmasıyla birlikte de yazdıkça iyileştim, iyileştim, iyileştim. Yazdıkça irinimi attım. Başa dönersek, babaannem de bana, “Senden adam olmayacak” derdi.

En çok dikkatimi çeken hemen hemen her öyküde karıncalardan bahsetmesiydi. Akıcı, sade, kalemi çok güçlü, betimlemeler bir harika. Hepimizin görüp görmezden geldiği, ya da gözden kaçırdığı ayrıntıları ilmek ilmek işlemiş hikayelerinde. Ben en çok Bozuk öyküsünü sevdim, Nilüfer de Ülfer Hanımı. Okumam havanın pusuna denk düştü belki ondandır boğazımda bir yumruyla okudum, çok içime sindi, içime işledi.Okurken Zeki Müren de eşlik edince benim burnumdan ve gözlerimden yağmurlar eksik olmadı. Her öyküde kendimden bir iz buldum. Hakkı İnanç’ı kıskandım böyle yazabildiği için.

1. bölümdeki öyküler birbiriyle bağlantılıydı. 2. bölümdekiler apayrı hayatları konu edinmiş. Türkiye gerçeklerini, insanlarımızı resmetmiş sanki, öyle anlaşılır biraz da duygusal. Öykülerdeki kadınları çok iyi analiz etmiş. Bunda sanırım anneannesiyle yaşamasının payı var, izleri belirgin.

Aslında pek öykü okumayı sevmem. Roman gibi sürükleyici gelmez bana. Ama Hakkı İnanç sayesinde öyküde de hayat olduğu gerçeğini anladım. Beni öykülerle tanıştıran Nilüfer’ime teşekkür etmeden geçemeyeceğim.

KADER KUYUSU

Kader_kuyusu_roman_kapağıKürtlerin en önemli aydınlarından Mir Bedirhan’ın torunu  Celadet Ali Bedirhan’ın İstanbul’daki elit yaşamı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki sürgün yılları, Osmanlı’nın ardından Almanya ve Şam’a yerleşmesi çok akıcı bir o kadar da hüzünlü bir şekilde Mehmet Uzun’un kaleminde dile gelmiş.

Celadet Ali 1893 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş. Doğumu zor oluyor ve ölü doğduğuna inanılıp kuyunun başına bırakılıyor ve birden ağlamaya başlıyor.Yine bir kuyu var karşımızda.Ölümü de su bulma çabasıyla kuyuya düşmesiyle gerçekleşiyor.

Çok iyi eğitim alması,Fransızca öğrenmesi, evde dinledikleri müzikler, büyüklerinden Kürtçe öğrenmesi dönem şartlarına göre oldukça iyi gelirli bir aile olduklarını gösteriyor. Babası Emir Ali Bedirhan gerçekten Türkçe ve Kürtçe aşığı erdemli bir insan. O da sürgünde, hem Dicle kıyılarına, hem de İstanbul’a hasret, memleket hasretiyle Mısır’da bir kuyunun başında can veriyor. Kuyular, su kuyuları. Kitap ismini buradan alıyor. Kuyu Kürtçede hem su kuyusu hem de bellek anlamına geliyor. Bu ismi bulması da çok anlamlı olmuş Doğumdan ölüme ailenin yaşımını hem bu su kuyuları hem de hatırladıkları etkiliyor. Kadınlar da etkili oluyor Celadet’in yaşımında. Babaannesi Ruşen hanım doğumunda yanında. Ölümünde de yanında eşi Ruşen Hanım var. Sevgilileri, halaları, annesi, kız kardeşi hep destek oluyor.1930 yılından sonra kendini Kürt dili çalışmalarına adıyor, Latin alfabesi oluşturulmasına çalışıyor,birçok Fransız şiirini Kürtçe’ye çeviriyor, bir yeni kelime bulmak adına dağ tepe toprak dolaşarak dengbejlerle konuşuyor, onları dinliyor. Dengbêj, Kürt sözlü edebiyatında hikaye söyleyen sanatçıların adıdır. Dengbejlerin anlattığı hikayeleri yazıya döküyor.Hawar ve Rohani adında Kürtçe dergiler yayınlamıştır.

16 Fotoğraf var ve hepsi sayfalarca yorumlanarak her bölümünün başlangıcı olmuş. Her fotoğraf anısına bir bölüm. Bölümlerdeki alt bölümlerde son cümle, diğer alt bölümün ilk cümlesi olarak başlıyor.  Fotoğrafları görmesek de gözümüzde canlandırabileceğimiz şekilde betimlenmiş. Bir anlatıcı var, ama bazen yazar Celadettin Ali’yi de konuşturuyor ve sanki sesini duyuyoruz.

İki büyük savaşın dünyayı şekillendirdiği, birçok ulusun bağımsızlığını kazandığı dönemde Kürtlerin nasıl da emperyalist devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullanıldığı, Kürt halkının birbirleriyle düşmanlıklarından bir türlü birlik olamamalarını, bu yüzden her direnişin yıkıma uğradığını gerçekçi bir dille romanlaştırmış.Mir Bedirhan’ın toplam 99 çocuğu var ve hepsi ayrı ayrı yerlere savrulmak zorunda bırakılmış. Milliyeti ne olursa olsun kimse sürgün bir hayat yaşamayı hak etmiyor.

Ailenin yaşamını okurken ruhum ezildi. Her sayfada hüzün var, kalbime saplanan oklar gözlerimden yağmur olup gökyüzüne yükseldi.

Osmanlı dönemi, Cumhuriyetin ilk yılları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Hitler Almanyası, Lübnanın ve Suriyenin bağımsızlıklarını ilan etmesi hakkında güzel bilgiler edineceğiniz bir kaynak kitap aynı zamanda. Kürtlerin tarihine bir de onların gözünden bakmamızı sağlıyor.

Roman hakkında Yaşar Kemal’in görüşü oldukça yerinde.

Uzun’un romanını okuduğumda çok şaşırdım, bir dilin ilk romanının böylesine ustalıkla, böylesine zengin bir dille, üstelik de gelişmiş bir roman dili yaratılarak nasıl yazılmış diye…

Altını çizdiğim birkaç cümleyi paylaşmak istiyorum.

Alnında hiçbir kırışıklık yok, hayat henüz alnına gölgesini düşürmemiş. Henüz hiçbir şey yazılmamış bembeyaz bir kağıda benziyor alnı.

Kuşkusuz aşk sanattır, zorlu, zahmetli, acıtan, ince, hüzünlü bir sanat…

Ovidius’tan öğrenmiştim; aşk oklarıyla yaralanan yüreği, hayallerin ateşinden uzak tutmak gerekiyordu. Zulmün oklarıyla yaralanmış yürekleri, korkak ve alçak gözlerin dondurucu rüzgarından uzak tutmak gerekir.

Hayatın, bir başarısızlığın sürekli yinelenmesi olduğunu, evet sürekli tekrarlanan bir başarısızlık olduğunu, yeni yeni anlıyordu.

Gülüş mutlu yürekten, yağmur kara buluttan gelir. O Temmuz ayında ikisi de benden ve tarlalarımdan uzaktaydı.

Kitabı Kürtçe’den dilimize kazandıran Muhsin Kızılkaya sözcükleri süzgeçten geçirerek bize sıcacık pürüzsüz ulaşmasını sağlamış.

Evet, Mehmet Uzun yaşasaydı Kürt dili için çalışmalarına devam edecekti. Kaleminden yine hasret ve hüzün dolu cümleler bize ulaşacaktı. Onun Diclenin Sürgünleri, Yitik Bir Aşkın Gölgesinde ve Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık kitaplarını okumuş biri olarak kendimi çok şanslı hissediyorum.

FOUCAULT SARKACI

 

Okuma grubumuzun üçüncü kitabı hakkında yazmayı bir aydır erteliyorum. Filmler izledim, yorumlar okudum, yok. YazamıyorumResim. Nasıl anlatması zorsa, yazmak da öyle zormuş bu bilim romanını. Kitabı beğendim mi, elbette. Hatta kendime birkaç defa daha okuma sözü verdim. Bir kez okumakla sindirilebilecek gibi değil. Gurubumuzla iki ay bu kitap üzerinde durduk. Açıkçası okumak için birkaç kez düşüneceğiniz böyle zorlu bir kitabı seçmek akıl karı değil. Kafanızın rahat olması lazım okuyup anlamak için. Tapınak Şövalyeleri, Gül Haçlar, Fraternis, Yahudi birliği vs. biraz birikiminiz olması şart. Gülün Adı çok sevdiğim romanlardan biriydi, keza Foucault Sarkacı da öyle olacak. Kitaplığımda öyle yan yana duracaklar kimselere vermeye kıyamayacağım şekilde.

Öncelikle çeviriden bahsetmek istiyorum. Şadan Karadeniz hanımefendinin başarılı çevirisini ben anlaşılır bulsam da arkadaşlarım pek beğenmedi. Hatta kitaptan soğutacak kadar kötü olduğu görüşündeler. Diğer internet araştırmalarımda da her ikisi de mevcut. Malum çeviri 1992 yılında yapılmış, günümüz Türkçesiyle pek uyumlu değil, kabul. Şadan Hanım 1932 doğumlu ve çeviride öz Türkçeye bağımlı kalmış. Anlamadığım kelimeler oldu, ancak dağarcığıma bu sayede yenileri eklendi. Mesela ayin, ritüel yerine kuttören, ezoterik yerine içrek inisiye yerine erginleme kelimeleri kullanılmış. Çeviride orjinalin dışına çıkmamış. Örneğin; Fransızca veya Latince cümleleri olduğu gibi bırakıp, dipnotlarda açıklamış. Bazı kelimelerin Türkçe karşılığı olmadığı zaman da dipnotları kullanmış. Bu da okuyucuyu yoruyor. Çünkü dipnotlar aynı sayfada değil. Tabi Şadan Hanım’ın Türkçeye kazandırdığı birçok kitabı görmezden gelip hakkını yemeyelim. Az önce de söylediğim gibi ben çok beğendim. Ancak yayın evinin tekrar gözden geçirip yeni okuyucular kazanması için okur yorumlarını dikkate almasında fayda var.

Önsöz bir levanten olan Giovanni Scognamillo  yazmış. Levanten Osmanlı döneminde Avrupa’dan Doğu’ya yerleşen Katoliklere verilen admış. Önsöz beni büyüledi.

Karakterlerimizi üç gizemşörler olarak ele alalım. Belbo, Casaubon ve Diotallevi.Casaubon Tapınak Şövalyeleri ile ilgili bir tez hazırlıyor, yayın evinde çalışan iki ilginç kişilik Belbo ve Diotellevi ile tanışıyor. Yayın evine gelen bir çok el yazmasını okuduktan sonra komplo teorilerine inanmaya ve inandırmaya başlıyorlar. Belbo’nun Abulafia adını verdiği bilgisayar programı  sayesinde el yazmalarındaki şifreleri çözdüklerini düşündükleri bir plan ortaya çıkarırlar. Plana o kadar inanırlar ki, hayatları bu doğrultuda değişir. Belki de kendi sonlarını getirmektedir bu teori. Gizem her zaman insana umut vermiştir. İnsanlar hep bir şeylere  inanmak ister. Bu arada Anlamsızlıklar Fakültesi de çok ilginç bir olguydu. Tetrapoloktomiya, kılı kırk yarma sanatı, işe yaramaz teknikler bölümü. Fakültenin Amacı, anlamsız konuların sayısını sonsuza dek artırabilecek araştırmacılar yetiştirmek.

Casaubon’un Bilgi Danışmanlığı ofisi kurması da değişik bir yaklaşımdı.

Hiçbir bilgi başka bir bilgiden üstün değildir. Önemli olan, bunların tümünü fişlemek, sonra da aralarındaki bağlantıları bulmaktır. Bağlantılar her zaman vardır. Yeter ki insan onları bulmak istesin. S: 223

Roman 10 Sefirah’ı temsilen 10 bölüm, tapınakçıların 120 yıllık arayla düşünülen buluşmasını temsil eden 120 alt bölümden oluşuyor. Yahudiliğin Kabala öğretisinden şekillenmiş. Kabalayı henüz anladığımı söyleyemeyeceğim. Biraz daha araştırma yapmam gerekiyor. Belki de bir aydınlanma, Tanrı’ya yaklaşmadır.

Foucault saFoucault_pendulum_animatedrkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault‘dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya‘nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneği. Sarkaçı ilk ve en son bölümde görüyoruz.  Anlaşılır olması açısından resmi iliştirdim.

Tapınak Şövalyeleri, Gül Haçlar, Sinarşizm, Kabala, Hasan Sabbah, Cizvitler ile ilgili yeterince bilgi var. Kitabı zorlaştıran da bu oluyor, bütün bilgiler iç içe geçiyor. Kitaptaki bütün karakterlerin hepsi çok kültürlü, ansiklopedi gibi insanlar. Öyle entellektüellerle aynı ortamda bulunmayı kim istemez doğrusu. Birçok şey öğrendim ve aklıma gelmeyen, gelmeyecek bu kitabı okuma fırsatım olduğu için şanslı hissediyorum kendimi. 

Orhan Pamuk Kara Kitap ile bu kitabı benzetenler var. Ben yıllar önce okudum Kara Kitap’ı. Ancak bir bağlantı hatırlayamadım.

Bazı ayrıntılar:

Yayın evinde bir kadın çalışan var. Hızlı konuşmak için sessizleri atıyor ve ne dediğini ancak arkadaşları anlıyor. Diotallevi kendini Yahudi olarak görüyor ve her cuma Yahudi mahallesinde yakılan ateşi dürbünüyle izliyor ve Yahudiliğini kanıtlmaya çalışıyor.

 

Altı çizilmiş oldukça cümle var ve onları buraya geçirmem mümkün değil doğal olarak.  Bir kaçından söz etmeden geçemeyeceğim.

Bu dünyanın Prensi= ŞEYTAN Şeytanı kızdırmanın biricik yolu, ona inanmadığına inandırmaktır onu. S 587

Doğa zaman diye bir şey bilmez. Zaman, Batı’nın bir buluşudur. S 331

Bir keşiş ve bir ermişin tipik özelliği= Vücut pisliği S:91

Borboritler. Erkeklerle kadınlar kendi spermleriyle aybaşı kanlarını avuçlarına koyup, gökyüzüne doğru kaldırıyorlar sonra da bunların İsa’nın bedeni olduğunu söyleyerek yiyorlardı. Gebe kadınların uygun bir anda ellerini döl yatağına sokarak dölü koparıyor , bir havanda dövüyor, balla karabiberle karıştırıp yiyorlardı ( ne sapkınca bir hareket) S 377

Uzay Gökerman ve Ayşe Hür’ün Foucault Sarkacı ile ilgili yazıları anlamamı kolaylaştı.

Gazap yolu, Gülün Adı, Arn-the Knight Templer, Cennetin Krallığı filmleri o dönemi anlamada faydalı olabilir. Birkaç tane de kitap önerim var. Fraternis (Burak Eldem),  Dağın Şeyhi Hasan Sabbah (Freidoune Sahabjam ), Hiram Usta ve Süleyman Peygamber(Christian Jacq)

Dediğim gibi çok fazla bilgi olması sebebiyle anladıklarımı bile anlatmakta zorlandım. Bilimsel kitap, her bilgi için kalın bir kitap yazılabilir. Ben içlerinden bir kırıntı alıp faydalanabilmişsem ne mutlu bana.

 

Geyikli Park

 

ahResim Sunay Abi ah. Beni kendimden geçirdin anlattıklarını okurken, seni dinlerken yetişemezdim, şimdi de okurken yetişemiyorum anlattıklarına. Bu nasıl bir birikim, nasıl bir hafıza, nasıl güzel bir dil, sadelikle herkese ulaşmakta. Ramazan eğlencelerinde Mahya Işıklarıyla seni canlı dinlemeye fırsatım oldu Bu kitapla birlikte kültür birikimime sayende yenileri eklendi. Yazıların konuşur gibi olduğundan okuyucuyu sıkmıyor, akıcı ve sade.Hikayelerinde hep nasıl tesadüfler varsa, hayat da öyle işte. Karşılaştığımız her şeyde fark etmediğimiz bir giz var. Yeter ki senin dediğin gibi görmesini anlamasını bilelim. Bakmakla görmek aynı şey değil. 

Benim için de bir tesadüf oldu. Neye yoracağımı bilemedim. Sayfa 82. Oscar Wilde’nin kırlangıç öyküsünden bahsediyor. Tam kırlangıç kelimesini okurken radyoda Hilmi Yarayıcı Pencerene Bak Bir Yaralı Kırlangıç var şarkısı çalışıyor. Ben Kırlangıç kelimesini okurken kırlangıç sözü aynı ana denk geldi. Yüzüme kocaman bir gülümseme oturdu o an. Bir bağlantı kurmaya çalıştım. Bulamadım :))

Kitapta Çanakkale Savaşı ile ilgili olan kısımlarda kah ağladım, kah güldüm. Mutlaka okunması gereken bir yapıt. Bu kitabı kitaplığıma kazandırdığı için sevgili eşime hediyesi için çok teşekkür ediyorum.

sayfa 24.bu sözü yazmadan geçemeyeceğim ‘Biz, çocukları seven ama çocukluğu sevmeyen bir toplumuz.’ Çok yerinde bir tespit olmuş doğrusu.

Küçük Bir Çocuğun Gözünden Ahmet Kaya

Yıl 1989. Ben daha 7 yaşındayım. Dayımda kasetçalar var, zaten yeni çıkan sanatçıları, yeni albümleri dayım sayesinde öğreniyorum. Beyaz bir kaset hatırlıyorum, ben daha okuma yazma öğrenmemiş olabilirim henüz. Bahtiyar çalıyor. Şarkının adını falan bilmiyorum tabi. Ancak kasetçaların içine düşeceğim neredeyse, resmen aşık oluyorum bu mükemmel şarkıyı söyleyen sese.

Aradan zaman geçiyor, pop furyası başlıyor ve ben ilkokul, ortaokulda Ahmet Kaya’yı unutuyorum. Tarkanlar, Harun Kolçak, Yoncimikler devrindeyiz. Tabi lisede tekrar Yakamoz, Şafak Türküsü gibi erişebildiğim şarkılarla Ahmet Kaya gündemime oturuyor. Sanırım 1999 yılında, aradan 10 yıl geçmişken, bir arkadaşın arabasında kulağıma çok uzaklardan tanıdık bir şarkı çalınıyor. Çocuk aklımla aşık olduğum Ahmet Kaya günlerine gidiyorum yeniden Bahtiyar ile.

Bugün yine Ahmet Kaya dinliyordum ve Bahtiyar çalıyordu. Bu vesile ile onu saygıyla anma fırsatı elime geçmişken birkaç satır karalamak istedim. Nurlar içinde yat büyük usta.

Şarkıyı bilmeyenler linki tıklayıp dinleyebilir.

http://www.izlesene.com/video/ahmet-kaya-bahtiyar/6328779